Taş ve toprakla örülmüş duvarların içinde çığlıklar kopuyordu. Köyün derin sessizliğini bu çığlıklar ve idare lambasının titrek titrek yanan ışığı bozuyordu. Çığlıklar o kadar belirgindi ki, arka sokaklarda oturanlar bile bu seslerin, yaşlı bir kadına ve küçük bir bebeğe ait olduğu hemen anlayabilirdi. Yaşlı kadının çaresiz öfke sesi şöyle diyordu;
-Ne var, ne var, ne bağırıp duruyorsun Allahın belası. Ölmedin gitti. Niye susmuyorsun?
Bu fena azarlama bile çocukta hiçbir etkiye sebep olmuyordu. Çığlıklar devam ediyordu. Yaşlı kadının çığlıklarından korkup köşelerine sinenler ise, yaşlı kadının diğer torunlarıydı. Bebek gibi, onlar da kız çocuğuydu. Nineleri bağırdıkça korkuyorlar, bebek ağladıkça adeta yalvarıyorlardı “sus!” diye. Ama bebeğin karnı açtı ve susmayacaktı. Şekere batırdıkları yalancı emzik de onu susturamayacaktı. Bebek, annesini istiyordu. Onun sıcak, doyurucu, şefkat dolu göğsüne yapışıp kalmak istiyordu.
Nihayet çığlıkları sonuç vermişti. Nine daha fazla dayanamayıp küçük kızlara seslendi.
-Kızlaar… Melek, sen al şunu harman yerine götür, anan baban oradalar, tığ savuruyorlar. Anan şunu emzirsin, iyice doyursun, sonra al, geri getir. Yoksa uyumayacak bu bela.
-Nine, ben korkarım. Taa harmana gece vakti…
-Ne var da neyden korkuyorsun be akılsız kız. Başıma bela mısınız? Bütün köye rezil olduk, ondan korkmuyor musun? Al çabuk git. Hadi, Kezban da senle gelsin. Hadi çabuk olun!
Kezban adı, Meleği rahatlatmıştı. Kezban, küçük ama cesur kardeşiydi Meleğin. Hemen kundakta sarılı bebeği kucakladılar. Meleğin sırtına bohça gibi yerleştirdiler. Ve ninenin öfkeli bakışları arasında kapıdan çıkıp ağaçların arasından geçip kayboldular.
Gecenin karanlığı kısmen ay ışığı ile aydınlanıyordu. Bu durum Melek için büyük bir şanstı. Zira ağaçların gölgesinden her an bir adam ya da köpek ya da bir öcü fırlayabilirdi. Ama biraz ay ışığı, biraz da Kezban’ın yanında olması cesaretini destekliyordu. Kezban, ablasından iki yaş daha küçüktü. Buna rağmen daha uyanık, daha cesur, daha hızlıydı. Ablasına muhafız olduğunu biliyor, gece karanlığındaki yolculuklarında gözünü dört açıyordu.
İkisinin de saçları çok bakımsızdı; uzun süredir taranmadığı için birbirine dolanmıştı. Beyaz yüzleri vardı ama yanakları bir elma kadar kırmızıydı. Entarileri uzun uzundu. Birininki sarı zemin üzerine allı güllü, irice desenleri olan bir entari, diğerininki ise daha eski, küçük küçük çiçekleri olan kopkoyu renkte bir entariydi. İkisinin de kırmızı naylon ayakkabıları vardı. Küçük bedenlerine baktığınızda onları cüce kalmış yetişkinler sanabilirdiniz. Zira yoksulluk ve sorumluluklar onları küçük yaşta büyütmüştü. Bedenleri, akılları, ruhları hala çocuktu ama gerçekte olan, onların büyümüşlüğüydü.
Harman yerine yaklaşmışlardı. Uzaklardan, farklı farklı yerlerden tığ savurmakta olan köylülerin seslerini duymaya başladıklarında Melek ve Kezban, garip bir huzura gark oldular. Artık korkuları geçmişti. Köyün kasvetli havasından kurtulmuşlar, açık alana varmışlardı. Adımlarını daha da hızlandırdılar. Kısa bir süre sonra da anne babalarının şaşkın bakışları arasında onlara kavuştular. Baba olayı anlayıp dikkatini dağıtmadan işine devam etti. Yakaladıkları rüzgar etkisini kaybetmeden savurabildiği kadar tığ savurmalıydı. Baba devam etti ama anne hemen işini bitirip kızlarına yanaştı. Küçüğünü kollarına alarak göğsüne bastırdı. Annesinin kollarında olduğunu anlayan bebek anında sustu ve iyice yapıştı annesinin sıcak ve terlemiş göğsüne.
Melek ve Kezban ise müthiş bir gurur ve huzur içinde idiler. Geceye meydan okumuş, cesaretle kardeşlerini sağ salim annelerine ulaştırmışlardı. Geri döndüklerinde nineleri onlarla gurur duyacaktı kesinlikle. Belki de “maşallah kızlarıma, büyümüşler de söz dilemişler, harmana gitmişler, korkmamışlar” diyecekti.
Ay ışığı yıldızların çoğunu gizliyordu, buna rağmen ısrarla görünmeye çalışanlar da vardı. Baba elinde yaba ile saman savuruyor, aynı zamanda usuldan bir türkü mırıldanıyordu. Anne bebeği kokluyor, seviyordu. Kızlar yıldızları izliyordu. Annenin karnı açlıktan gurulduyor, babanın sesi yavaşça kısılıyordu. Ay ufuğa doğru kaydıkça gece daha da karanlık oluyordu.
Anne işini bitirdi ve uyumaya başlayan bebeği hemen meleğin sırtına tekrar sarıp, kızlarını da “tekrar uyanırsa boynundaki yalancı emziği şekere batırıp ağzına verin ve usulca sallayın” diye öğütleyip köye gönderdi. Melek ve Kezban, daha cesur, daha canlı yola koyuldular. Anneleri de eline yabasını aldı ve eşinin karşısına geçip çalışmaya kaldığı yerden devam etti.
Melek nefes nefese yürüyordu. Biran önce, bebek uyanmadan eve varıp beşiğine yatırmak istiyordu. Böylece bir işi başarıyla tamamlamış olacaktı. Bebeğin ve ninenin şerrinden de kurtulmuş olacaklardı. Kezban da ablasını takip ediyor, hoplayıp hızlayıp, kayalardan atlayıp hem oyun oynuyor hem de yakın takipte oluyordu.
Bir ara, ağaçların arasından geçerken meleğin ayağı takıldı. Neredeyse bebekle beraber yere kapaklanıyordu. Sağ elini yere dayayarak kurtuldu yüz üstü çakılmaktan. Kendi önemli değildi ama bebek uyanabilirdi. Onun korkusuyla eline batan üç beş dikeni bile önemsemedi. Yakınlarda gezen bir köpeğin hırıltılarına, çayır kenarından gelen yılan tıslamasından korkmasaydı, yere düşen emziği fark edebilirdi. İki kardeş bir bebek yola devam ettiler ve korku dolu yolculuğu nihayet bitirdiler. Bu çok güzel bir andı.
Kapıyı araladılar. Eski kapı gıcırtıyla açıldı. İçeri girdiler. Uyumuş olan nine kapı sesine yerinden fırladı. Hiçbir şey demeden Meleğin sırtındaki bebeği alarak beşiğine yatırmak istedi. Melek, sırtından gelen pis kaka kokusunu o an hissetti. Bebek altını kirletmişti ve bir kısmı Meleğin sırtına kadar geçmişti. Sırtından gelen koku bu yüzdendi ama önemsemedi.
Bebek beşiğe yatırılırken uyanmaya başladı. Bu herkesin korktuğu bir şeydi. Nine elini bebeğin boynuna attı. Tam uyanmadan emziğini ağzına vermeliydi. Emziği bulamadı. İdare lambasını alarak tekrar baktı ama emziğin yerinde olmadığını gördü. Gözleri fal taşı gibi açıldı. Öfkeyle Meleğe baktı. “nerde bunun emziği?” diye sordu. Melekten ses çıkmıyordu. Emziğin yolda düştüğünü hep birlikte anlamış oldular o anda. Bebek ve nine aynı anda bağırmaya başladılar. Nine;
-“Allah belanızı versin, ne uğursuz şeylersiniz siz. Şimdi ben ne yapacağım. Allahımm, niye böyle yapıyorsun. Şunları alıp bir oğlan çocuğu versen olmaz mıydı?” “Sus, suss edepsiz sus!”
İsyan, öfke, acı, korku birbirine karışıyordu. Nine, yeniden kızlara döndü.
-Çabuk o emziği bulup getiriyorsunuz, çabuk.
Kezban itiraz edecekmiş gibi oldu. O karanlıkta küçücük emzik nasıl bulunabilirdi ki? Ama Melek hiç itiraz etmedi. Boynunu büktü, arkasını döndü, kapıdan çıkıp karanlık içinde kayboldu.
…