Hayat her daim bir akış içinde yoluna devam ediyor. İnsanlar dönem dönem kendi hayatlarına dair gündemleri değiştirebiliyor. Kendine ait gündemi kendileri mi değiştiriyor yoksa bir ayartıcı tarafından mı gündemleri değiştiriliyor orası karışık biraz. İnsanı tedirgin eden esas yer de tam burası sanki. Zira hayat insana sunulmuş bir hediye iken insanın bu hediyeyi başkalarının iradesine bırakması biraz tuhaf doğrusu. İnsanın hayat serüvenine baktığımızda doğar, çocukluk devresinde dünyaya karşı umarsız yalnızca kendi zihin dünyasını yaşarken gençlik ve delikanlılık çağları omuzlarına binen sorumlulukları anlamakla geçer. Bu sorumlulukları tam anlamaya başlarken yapmış olduğu evlilik onu yeni bir hayatın içine bırakır. Sonrası çol çocuk ve sonrasında geçim derdi devam eder. Giderek yaşlanan bir beden, evlatlarının mürüvvetini görmek isteyen bir kalp sonrasında ise torunların heyacanı ve sevgisi içinde tükenen bir ömürle noktalanır. Uzunmuş gibi görünen ama yaşamın sonuna gelindiğinde göz açıp kapayıncaya kadar çabucak geçen bu hayatın ne kadar kısa olduğunu anlayıveririz. Bu kadar uzunmuş gibi görünüp de kısa olduğuna kanaat getirilen hayatın ipleri bizim elimizde miydi yoksa başkalarının keyfine terkedilmiş bir yap boz muydu bilinmez ama hep bu sorunun kırılmışlığı içinde dönüp dururuz.
Kapitalizm toplumunun en belirgin özelliği hayatını karın doyurmakla ve hazlarını tatmin etmekle geçirdiği bir yarışın prototipi olmaktır sanırım. İnsanın bir fikri olduğu ve bir fikre ait olarak yaşadığı ya da yaşaması gerektiği fikri ondan alınır geriye sadece bir ceset torbası kalır. İnsan ruhen ölür bedenen ise bir köleye dönüşür. Buradaki esas faktör kişinin gelir düzeyi ile de ilgili değildir. Hangi gelir düzeyinde olursanız olun ruhen ölü bedenen köle olabilirsiniz. İnsanı yaşatacak olan, ona hayat verecek olan şey inançlarıdır. Ama hangi inanç insanı kölelikten alıp insan olmanın en yüce mertebesine ulaştırabilir? Elbette insanı yaratan ve ona fıtratını veren hangi güçse, ona yürüyeceği yolları gösteren hangi Rab ise işte o güç insanı “ahseni takviym” yapabilir. Yaşamaktaki esas meselenin yalnızca karın doyurmak ya da hazlarını tatmin etmek olmadığını insanın onurunun, şerefinin, haysiyetinin tüm maddi kazançlardan daha değerli olduğunu ve bunun da yalnızca kendini düşünerek yaşamaktan geçmediğini anladığımızda insan olmanın künhüne ermiş oluyoruz.
Son dönemlerde ülkede yaşanan gelir eşitsizliğinin artması, hayat pahalılığı, fiyat istikrarsızlıkları, siyasi gerilimler gibi daha birçok meselenin konuşulduğu ortamda insan olmanın onuru, ahlaki çöküş, İslam’ın insanların hayatlarından giderek uzaklaşması ve inancın ranta dönüşerek sömürülmesi pek kimseyi rahatsız etmemektedir. Oysa mesele tam burda kopmaktadır. Küresel sistemlerin şiddetinden insanı korumak, paranın tahakkümünden toplumu çekip almak, Allah ile aldatanların hile ve desiselerinden insanlığı korumak ancak yüzünü Rahman’a dönmekle mümkün olduğunu bilmekten geçer. Yüzünü Rahman’a dönenler bilirler ki kul olmak paylaşmayı, stokçuluk, fırsatçılık yapmamayı, birbirlerine tuzak kurmamayı, birbirlerini sevmeyi, adil olmayı ve hakikate sahip çıkmayı zorunlu kılar. Belki de bu yüzden İslam bu toplumun gündeminden dışarı çıkarılmaya çalışılıyordur. İslam denilince insanlar, dinin ranta dönüştürülerek gelir getiren bir araca dönüştürülmesinden duyulan tiksinti yüzünden İslam’a sırt çevirmektedirler. Diğer yandan İslam’ın vaadettiği adalet ve ahlak yapısı bir çok insanın mevcut düzenini, kazancını tersyüz edeceğinden İslam’a sırt çevirmektedirler. Aslına bakılacak olursa İslam, toplumun her kademe insanının mevcut hayat düzenini sarsacağından şiddetle korkulan bir inancı temsil etmektedir. Yalnızca bir avuç insan tarafından arzulanan ve bu arzunun gerçeğe dönüşmesi için çabalanan bir inançtır. Tarih boyunca da böyle olmuştur. Allah o bir avuç insanı sayıca nice kalabalık olan topluluklara galip kılmıştır. Mesele umutsuzluk meselesi değildir. Mesele kişisel kulluğun gereğini yerine getirme meselesidir. Allah’a olan teslimiyetimiz birilerinin daraltmaya çalıştığı, ulusçulukla sınırlandırmak istediği ufku, yeryüzünde ümmet bilinciyle herkesi kuşatacak bir bakış açısıyla yeniden ele almayı mümkün kılmalıdır. Bir avuç olup göklere sığmayan ve cennete susayan bir nesil olacaksak neyi kaybettiğimizi hatırlayarak yolumuza revan olmalıyız. Umutsuzluk içinde yok olmamızı isteyecekler elbette, ama Allah’tan umudunu kesenlerin ancak inkar edenler olduğunu hep aklımızda tutacağız. Biz iman ederek bileceğiz ki Allah’tan başka galip yoktur. İman edenler kaybedenler kulübünün üyesi olmadılar ve asla da olmayacaklardır. İşte o vakit bileceğiz ki bizim hayatımız bizim ellerimizden alınıp ayartıcıların arzularına terkedilmiş bir yap boz olmayacaktır. Hayat yolunun her anını Allah’a olan teslimiyetin çizdiği istikamette gittiğini bildiğimiz sürece hayatın nerede ne zaman noktalanacağının da kıymeti kalmayacaktır. Çünkü her vicdanı olan kimse şahit olmuştur ki bedenen ve ruhen köle olmamış bir insan geçmiştir bu yeryüzünden…











