Dine dayalı Osmanlı devlet yapısının kurumsal olarak gerileme veya duraksama tarihi tarihçiler açısından oldukça gerilere götürülür. Yani Tarihçiler farklı yaklaşımlarla bu gerileme dönemini 16. Yüzyıl veya 17. Yüzyılın sonlarına kadar götürürler. Fakat asıl çürümenin ve çöküntünün daha çok 1839 da ilan edilen Tanzimat’la başladığı kanaati ezici bir çoğunlukla kabul edilir. Her ne olursa olsun kabul etmek gerekir ki Osmanlı devleti kuruluş tarihi olan 1299 yılından fiilen son bulduğu 1922 yılına kadar 600 yıldan fazla ayakta kalabilmiş büyük bir imparatorluktur. Ve bu imparatorluk, ömrünün sonunda batı hayranı ve kökü dışarıda olan “kendi evlatları” tarafından ihanete uğrayarak ömrünü tamamlamıştır.
Tabi bizim bu yazıda amacımız Osmanlı devletinin müspet veya menfi yönlerini analiz edip ona övgüler veya yergiler dizmek değildir. Dikkat çekmeye çalışacağımız asıl nokta emperyalist devletlerin ürettiği bir proje olan Osmanlıyı ortadan kaldırıp yerine dinden soyutlanmış laik demokratik Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluşu ve bu devletin yüz yıl sonra geldiği noktadır. Çeşitli hile ve desiselerle Osmanlı enkazının üzerine kurulan laik devlet sistemine o kadar hızlı geçildi ki toplumun içselleştirdiği ve Müslüman atalarından miras kalan itikatları, inançları ve din adına inandığı ne varsa bir anda hepsi çöpe atıldı. Yerine tez elden ithal edilen devşirilen Batılı kanun ve yasalar bir deli gömleği gibi geleneksel Türk İslam Toplumuna zorla da olsa giydirildi. İslam’dan zorla koparılan toplumunun yüz yıl sonra bugün geldiği nokta ise oldukça vahim bir durumdadır. Modernleşen ve laikleşen Türk toplumunun büyük çoğunluğunda bugün itibariyle günlük hayatta haram helal, sevap günah, doğru yanlış ve ahirette mutlaka hesap sorulur korkusu büyük oranda yok oldu. Yüz küsur yıllık süreç içerisinde dini ve ahlaki kaygılar adeta diplere vurdu. Zaten ehlisalibin akıl hocalığını yapan İngiliz siyonizminin ve ‘ehli küffar’ın Türk halkından istediği de buydu.
Büyük imparatorluktan küçük Türkiye Cumhuriyeti devletine geçiş, tarafsız ve dürüst tarihçilere göre gerçekten çok çileli ve sancılı olmuştur. Bir yanda hilafete sadık kalmaya çalışan bir avuç dindar kadro, diğer yanda ise asıl niyetini gizli tutan İngiliz yanlısı, Batı hayranı ve İslam düşmanı laik kadro. Süreç içerisinde galip gelecek olanlar ise elbette ki ikinci gurupta yer alanlar olacaktı. Üçüncü gurupta yer alan mazlumlar ise, onlara “Siz nasıl bir yönetim istiyorsunuz ey insanlar!” diye görüşü dahi sorulmayan Müslüman Anadolu halkıdır. Tabi burada Anadolu halkına biçilen rolü ve verilen değeri daha iyi anlamak için zamanın Ankara valisi Nevzat Tandoğan’ın Osman Yüksel Serdengeçti’ye: “Ulan öküz Anadolulu! Sizin milliyetçilikle, Kominizimle ne işiniz var? Bunlar lazım olunca biz bunları da getiririz. Sizin vazifeniz çiftçilik yapmak, çağırdığımız zaman askere gelmek” mealindeki o meşhur hakaretini hatırlamamak imkânsız.
Ama işin acı yönü o gün aşağılanan, hakarete uğrayan, Kutsal kitabı elinden alınan Anadolu halkının büyük çoğunluğu zamanla ulus devlet yapısını ve laik sistemi büyük oranda benimsedi, içselleştirdi ve kabullendi. Bundan sonra Türk toplumunun hayatına batı doğumlu ve makyajlı bazı kelimeler girdi. Yakın tarihimizde en çok konuşulacak olan bu kelimelerden ikisi demokrasi ve laiklik diğeri ise meclisin alnının ortasına yazılan “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” olacaktı. Hakimiyet Allah’tan alınıp halka veriliyordu. Ama bu da göstermelikti ve sadece hamasetten ibaretti. Çünkü jakoben tepeden inme bu devlet aygıtı halkı istediği gibi giydiriyor istediği gibi düşündürüyor istediği gibi eğitiyordu. Yeni kurulan laik devlet, hayatın her alanında halka karşı gücünü kullanıyor, dinin bütün emarelerini ortadan kaldırmaya çalışıyordu. Günün sonunda bazı kafalar koparılıp tüm devrimler tamamlanıp halk da suspus edilince tepeden inme bu Kemalist “çalıntı devletin” bundan sonra bir dini de olmayacağı gibi, dinî bir kavram olan ümmet kelimesi de bu husumetten payını alıp yerini yurttaş kelimesine bırakacaktı.
Yeni Türkiye Cumhuriyeti devletinin verdiği kimlik savaşının daha ilk on yılında öyle kafalar koparıldı, öyle ocaklar söndürüldü ki. “Az zamanda çok büyük işler yaptık” diye övünecek kadar çok büyük zulümlere ve değişimlere imza atıldı. Ama bu büyük işlerin en başında tüm vatandaşlarını bir gecede dinsiz, dilsiz ve cahil bırakacak kadar zalim ve despot bir devrimle kendilerini tüm dünyaya ispat etmiş oldular. Yeni devletin resmi yazışmaları ve eğitimi bundan böyle çok nefret edilen Arap alfabesiyle değil Latin harfleriyle olacaktı. Artık Teokrasiden ve İslam’dan arındırılmış yeni bir dil ve yeni bir din icat edilmişti. Bu yeni dil ve dinin adı budan böyle modern putperestlik diyebileceğimiz laiklik ve demokrasiden başkası değildi.
İslam’a ve Arap alfabesine ilk günlerde doğrudan savaş açmayan açamayan kurucu kadro dersini iyi çalışmış ve projeyi harfiyen uygulamış olmalı ki tedricilik yöntemini kullanacak hayatın her alanından İslam’ın izlerini zamanla silmeye çalışacaktı. Dine karşı beslenen kin ve nefret o kadar büyüktü ki Arapça olan ezanlar dahi 18 yıl (1932-1950) boyunca Türkçe okunacaktı. Hatta halkına hasım ama yabancıya hısım olan bu laik kadro Arapça Kur’an okunmasına dahi tahammül edemeyecekti. Bu yüzden mazlum Anadolu halkı gizli mekanlarda öğrenip ve okudukları Kur’an’ı kerimleri jandarma baskın yapar korkusuyla samanlıkta veya ahırlarda hayvan gübrelerinin içerisine saklayacaklardı.
Dinden koparılan yeni devletin kuruluşunun ilk yıllarında devletin kuruluş felsefesi mümkün olduğu kadar gizli tutulacak ve toplumun kenetlenmesini sağlayacak dini hutbeler irat edilecekti. Aslında bugün dindar ve laik kesimlerin arasında hala devam eden kavganın temelinde belki de bu ikiyüzlülük yatmaktadır. Bir yanda Kemalizm’e zorla dini bir kostüm giydirmeye çalışan Muhafazakârlar, diğer yanda Kemalizm’in ve devletin gerçek sahibi biziz diyen dinden uzak laik Cumhuriyetçiler ve Cumhuriyet Halk partililer. Peki, yeni Cumhuriyetin kurucuları kim? Kim olacak Osmanlı devletinin ekmeğini yiyen ama devleti bir kurt gibi içeriden kemiren, İngilizlerle gizli işbirliği yapan, devletin her türlü imkanlarından da yararlanan bir avuç kullanışlı aparat ve batı hayranı olan son Osmanlı paşaları.
Altı asırdan fazla ayakta kalmış büyük bir devlet aygıtının yıkılışı elbette ki birçok yönden eleştirilebilir ve birçok sebebe de bağlanabilir. Hatta ilahi adalet nezdinde ömrünü tamamlamış da olabilir. Bu manada çöküşün birçok sebebinin olduğunu ve sorunların asırlara yayıldığını ve köklerinin derinlikli olduğunu tarih yazarları ve tarih okuyucularının olup bitenleri bizden daha iyi bildiklerine inanıyoruz. Ama şunu anlamaya çalışıyor ve soruyoruz? Bir insanın, bir liderin veya bir gurubun yaşadığı coğrafyayı ve tebaası olduğu devletini ehlisalibe satmak, onlarla işbirliği yapmak, ihanetlerin en büyüğü değil mi? Ey İslam düşmanları! İslam’dan, hilafetten veya halifelik makamındaki Padişahtan nefret edebilirsiniz, Allah ve ahiret inancınız da olmayabilir ama bu size yaşadığınız toprakları, uğruna nice canların verildiği vatanı, İngiliz Siyonistlerine ve Batı emperyalizmine peşkeş çekecek kadar alçaltır mı?
Osmanlı devletinin ve Hilafetin fiilen ortadan kaldırılarak yerine mitolojik efsaneler üretilerek kurulan yeni Türkiye Cumhuriyeti devletinin İsrail’i ilk tanıyan devlet olduğunu da hatırlarsak, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş felsefesini az da olsa anlamış olacağımızı düşünüyorum. Yaratılış felsefesinden yani ‘Kur’an’dan’ zorla koparılıp Batının materyalist felsefesine angaje edilen Türk İslam toplumu ne yazık ki yüz yılda kelimenin tam anlamıyla batılılaştı. Bunun en açık kanıtı olarak bugün sosyal hayat diye isimlendirilen sokaklar ve günlük hayatta yaşanan her türlü sapkınlık ve ahlaki rezalettir. Bu rezalet devletin her kurumunu adeta bir ahtapot gibi sarmıştır. Belediyelerde ve çeşitli kurumlarda hız kesmeden devam eden adam kayırmacılığı, ihale yolsuzluğu ve rüşvet çarkının nasıl döndüğüne bakınca siyasi çürümeye ve kokuşmuşluğa ilk elden örnek gösterebiliriz. Ki yaşananlar belki de buzdağının görünen kısmıdır. Gün geçmiyor ki bu ülkede onlarca, yüzlerce kişinin bileklerine kelepçe takılmasın. Ve gün geçmiyor ki birileri cinayet işlemesin ve birileri cinsel tacizde bulunmasın.
Bugün itibariyle ayyuka çıkan ve izlemekten tiksindiğimiz Cumhuriyet Halk partili belediyelerdeki yolsuzluk ve rüşvet, yüz yıllık Türkiye Cumhuriyeti devletinin kurucu kadrosunu göz önünde tuttuğumuz zaman geldiğimiz noktaya çokta da şaşırmamak lazım. Devlet zaten Osmanlıdan gasp edilmiş çalıntı bir devlet olduğu için bir takım kahramanlık mitolojileri ve efsaneler üzerine inşa edilmiştir. Yani yeni devletin, kuruluş harcına fıtrata uymayan materyalist değerler katılarak inşa edilmiştir. İnsan fıtratına aykırı, dinden, ahiretten ve Allah‘tan koparılan laik bir devletin kurum ve kuruluşları nereye kadar dürüst kalabilir ki?
Buradaki kastımız elbette ki nesnel anlamda kurumlar değil, kurumları işleten yasalar ve insanlar. İşin en çarpıcı yanı bu kurumları daha çok yağmalayanlar laik devletin ilelebet yaşamasını isteyen sağcı veya solcu Kemalistlerdir. Bu şu anlama gelmez: diğer partilerde veya iktidar partisinde bu yolsuzluklar yaşanmıyor. Hayır, tüm belediyelerde ve kurumlarda mutlaka bir yolsuzluğun veya bir yanlışlığın olduğuna inanıyoruz, çünkü sistemin kendisi bunu besliyor. Tüm belediyeler derken şunu kastediyoruz; bir belediyenin döşediği bir kilit taşından tutun da ihaleye verdiği kanalizasyon veya park yapımında kullandığı ve tercih ettiği malzemelere kadar birçok alanda yanlış işlere imza atabilmektedir. Bu gerçekten çok büyük paraların döndüğü karmaşık ve devasa büyüklükte parasal çarkın döndüğü işlerdir. Bu manada yanlış malzemeyi ihale etmek ve yanlış insanlara ihale vermek bile yolsuzluktur.
Çürüme devletin bütün organlarını sarmış durumda. Gün geçmiyor ki bir bahis çetesi, oto hırsızlığı çetesi, fuhuş şebekesi veya gasp çetesi çökertilmesin. Kısasta sizin için hayat var diyen Kur’an’a ve Allah’a açılan savaşın bedelini galiba toplum olarak hep beraber bu şekilde ödüyoruz. Öyle ya ahiret inancı olmayan, bir gün mutlaka hesap vereceğine iman etmeyen bir insandan veya toplumdan başka ne beklenir ki?
Bu gidişatı durdurabilecek, hırsızlığı ve talanı önleyebilecek, ölçüde ve tartıda adaleti sağlayabilecek hiçbir beşeri kurumun olduğuna şahsen inanmıyoruz. Bizler daha sadece belediyelerdeki olan yolsuzluk ve soygundan haberdar olduk. Ya diğer kurumlar? Bunlardan bahseden yok. Şu an CHP’li belediyeler topun ağzında herkes onlara veryansın edebiliyor. (Bu yazıyı kaleme aldığımız gün mahkeme CHP’ye ‘mutlak butlan’ kararı verdi) Çünkü onların pislikleri ortaya döküldü. Bizim yazının başından beri varmak istediğimiz yer tamda burası. Bu kokuşmuş ve çürümüş devlet yapısını tamir ve tadilat yöntemiyle bir yere varamayız. Ancak ve ancak sırtımızı İslam’a dayar ve Allah’ın bize uzattığı kopmayan sağlam ipe (hablullah) hep beraber yapışırsak, devleti İslam’ın söz sahibi olduğu devlet yaparsak işte o zaman kurtuluşumuz mümkün olur. Bunun da ilk şartı bağımsızlık rüzgarını arkamıza alarak ve arkasından gelecek her türlü belaya göğüs gererek olabilir. Bu da bütün beşeri bağlardan, ideolojilerden kurtulup tekrar fıtrat dinine dönmekle olur. Yani bunun adı, isyan dininden tekrar İslam’ın esenlik yurduna giriş yapmak ve Allah’a teslim olmaktır. Mutlak doğru Allah’a aittir.











