Aidiyet, sözlüklerde genel olarak “bir şeye ait olmak, kişinin kendisini bir şey ile ilişkilendirmesi, irtibatlandırması veya herhangi bir şekilde bir ilgi kurması demektir” şeklinde tanımlanıyor. Aidiyet, insanın varlık, var oluş âlemine çıktığından bu tarafa fıtratında olan bir duygudur. Dünden bu güne bu duyguyla imtihan oluyoruz.
Her insan varlık alanına bir aile üzerinden çıkar. Yani annenin kollarında merhaba der hayata. Sonra babası, yakınları, akrabaları, komşuları… kuşatır onu. Bu ortamda ‘kendini’ bulunca, o kadim varoluş sancılarıyla, sorularıyla yüzleşmeye başlar: Nereden geldim, nasıl geldim, ne için geldim, nereye gidiyorum ve en önemlisi ben kimim? İşte varoluşu anlamlandıran bu sorular aynı zamanda insanın aidiyet duygusuyla tanışmasına vesile olacaktır.
Varoluş âleminde sadece biz yokuz. Bizden başkaları da var ve bizden öncesi de var. Varoluşun evveli üzerinden başlamalıyız sorularımızın cevabına. Bu mevzu düşünen insanlar için hayati ve çetin bir meseledir. Evvel meselesi, anne- babamızla başlar süreç içerisinde türümüzle ve varlık âleminin bütünüyle devam eder. Evvel meselesini kavradıktan sonra an ve ahir üzerinde daha salim bir şekilde düşünebiliriz. İnsanlığın bu en kadim sorusu ve meselesiyle ilgili düşünen herkes din, felsefe, bilim, sanat, ideoloji ismi altında meşgul olmuş, bilgisine, usulüne, meşrebine göre cevaplar vermeye çalışmıştır.
Her varoluş bir aidiyetle başlar.
Her varlık var oluşunu gerçekleştirmek için bir oluş vasatına ihtiyaç duyar. Bu vasat, aidiyetin başladığı mahreç yeridir ve ebediyen bizimle beraber olacaktır. İstesek de ondan kurtulamayız. Bu nedenle ilk aidiyet merkezini aile olarak tespit ettik. İnsanın ilk sabitesidir aile. Önceyi bilmediğiniz onunla doğru irtibatlar kuramadığınız zaman mevcudu da anlayamazsınız. Aile örneğinden devam edecek olursak; aile de varlık sahasına çıkan insan, ailesinin evvelini araştırmaya başladığı zaman boy, soy, aşiret, kabile, kavim gerçekleriyle karşılaşır. Her tarih bir mekânda zuhur eder. Bu da insanı mekânla; ev, toprak, yurt, vatan, devlet yapılarıyla/ kurumlarıyla yüzleştirir. Tarih, zaman, mekân algısı insana aidiyetinin derinliğini, genişliğini, boyutlarını gösterir. Artık insan kendini/ varoluşunu bu gerçekler üzerinden anlamlandırmaya ve gerçekleştirmeye başlar. Tam da burada Rahmetli Ali Şeriati’ yi hatırlamanın zamanıdır. Ali Şeriati, insanı kuşatan dört gerçekten bahseder. Bunlar; Doğa, tarih, toplum ve benliktir. Kendi felsefesine göre bunları insanı kuşatan dört zindan olarak isimlendirir. Gerçek nasıl zindana dönüşür? İmkânı zindana dönüştüren insanın onunla kurduğu ilişkidir. Bu imkânlar bizim aidiyetimizi, devamında şahsiyetimizi etkiler.
İnsanın kimliğinin, kişiliğinin, halinin, geleceğinin/ ahirinin üzerinde bu kadar etkili olan imkânlarla, gerçeklerle fıtratımıza, inancımıza/ imanımıza uygun olarak nasıl yüzleşmeliyiz ve onlarla nasıl bir aidiyet ilişkisi kurmalıyız?
İslam aileyi/ evi yeryüzünde oluşturulan ilk kurum olarak görür. Takva temelinde kurulan her beyt/ ev, insanın kendini maddi ve manevi olarak gerçekleştirmesi için hayati bir imkândır. Evi, aileyi, anne- babayı, evladı anlamlı kılan onların Varlığın Sahibi ile olan irtibatlarıdır. İnsanın gerçek aidiyeti Âlemlerin Rabbi olan Allah’ a olmalıdır. Doğayla ve içindekilerle sağlıklı bir aidiyet ilişkisi kurmak Allah’ la olan aidiyet ilişkimize bağlıdır. Doğanın zindana dönüşmemesi buna bağlıdır. Varlıkların varlık âlemine çıkmaları Allah’ a bağlıdır. Bu nedenle Rabbimizle irtibatımız ontolojiktir. O var olmasaydı biz de olamazdık. Bu nedenle Allah’ ın yerini hiç kimse dolduramaz. Bu anlamda haddimizi bilmek zorundayız. Varlığın Sahibi’ ne aidiyetimiz mutlaktır ve daimidir. Varlığın Sahibi ile aidiyet bağını sağlıklı kuramayanlar diğer aidiyetlerini de sağlıklı bir şekilde kuramazlar. Bu da insanın kendini gerçekleştirmesinin önündeki en büyük engeldir. Doğa ve içindekiler, bizim varlığımızı yegâne borçlu olduğumuz Rabbimiz değildir.
Yeryüzü, kendimizi gerçekleştirdiğimiz mekândır. Bütün bir yeryüzü Âdemoğlunun varlık alanıdır. Yeryüzünü Allah’ ın emaneti ve bize bir ikramı olarak görürüz. Emanete ihanet etmemek ve ikramın şükrünü eda etmekle mükellefiz. Bunu gerçekleştirmenin yolu da, onu yaratanın ve bizim hizmetimize sunanın istediği şekilde onunla ilişki kurmaktır. İnsan yeryüzünde muslih olarak var olduğu zaman yeryüzüne karşı görevini hakkıyla yerine getirir. Her ifsat yeryüzüne ihanettir. Yeryüzünün ıslah üzere olmasının garantisi muslihlerin orayı Dar’ ül- İslam yapmasına bağlıdır. Bu hal, yeryüzüne şeref katmaktır. İslam’ a yurtluk yapmayan bir yerin tek başına bir saygınlığı/ kutsallığı yoktur. Orası sadece bir toprak parçasıdır. Orada İslam tohumu filizlenmediği, çiçek açmadığı, ürüne durmadığı zaman hiçbir anlam ifade etmez. Yürek imanla, toprak İslam’ la, Müslümanla şeref kazanır. Toprakla aidiyetimiz, Allah’ a ve İslam’ a aidiyetimizdendir. Yeryüzü, Müslümana mescitlik yaptığı müddetçe anlamlıdır. İslam’ a yurtluk yapan her toprak parçası vatanımızdır.
Aileler, komşular, akrabalar, ahlak, adalet, örf, hukuk/ şeriat temelinde mahalleyi, cemaati, milleti, ümmeti ve bunların teşkilatlanmış hali olan Medine’ yi/ Devlet’i oluşturur. Dar’ül- İslam zemininde oluşan bu yapılarla Müslüman insanın şartlı aidiyetleri vardır. Bu yapılar, İslami değer, ilke ve amaçlara vücut verdikleri müddetçe aidiyet devam eder. O açıdan ‘toplum’ la ilişki nötr bir ilişki değildir. Birlikteliği anlamlı kılan İslami değer, ilke ve amaçlardır. Bu ilişkinin mücessem hali, ‘usvet-i hasene’ olan Resuller, onların güzide ashabı ve günümüze kadar gelen sadık takipçileridir.
Tarih, Âdemoğlunun hikâyesidir. Allah, Kerim Kitabı’nda, bu hikâyeyi kıssalar üzerinden bizlere zikreder. Böylece bu hikâye bize anlamlı bir katkıya/ hidayete dönüşür. Yoksa her tarih yazımı bir kurgudur. Her kurgu, kurgulayanın ürünüdür. Tarih yüzleşmemiz gereken geçmişimizdir. Ondan vazgeçemeyiz, onu yok sayamayız. Yüzleşerek ders ve ibret çıkarmalıyız. İslam, insan türünün Adem’ in zürriyetinden geldiğini haber verir. Bu zürriyet fıtratımızı belirler. Bu fıtratı doğru anlamalı ve ona sadakat göstermeliyiz. Onu bozmak bizi esfel-i safilin’e döndürür. Türümüze ve fıtratımıza aidiyette gevşeklik göstermemeliyiz. Kuran, Adem’le biyolojik ilişkimizden sonra Nuh ve İbrahim’le devam eden diğer bir zürriyetten bahseder. Biyolojik atamız Adem’ iken, dine, imana nispet anlamında atalarımızın Resuller olduğunu belirtir. Beşerlikten insanlığa, devamında müminliğe ermemiz için Resullerin davetine ve yoluna tabi olmamızı ister. Tarih, hakla batılın, tevhitle şirkin, adaletle zulmün tezahürünün bizden öncekiler üzerinden bize intikalidir. Tarihe bu değerler ve bunların pratiği üzerinden bakarız. Tarihin bize anlattığı atalardan Hak, Tevhid, Adalet üzerinden bize intikal edenleri, aidiyet kuracağımız atalarımız olarak kabul ederiz. Bu ataların manevi miraslarını hürmetle anacağız, yaşarken o mirası zayi etmeden hakkıyla taşıyıp gelecek nesillere aktaracağız. Bu anlamda, kıyamete kadar gelecek insanlar, Adem’ in zürriyetindendir. İslam teklifine iman edenler dinde kardeştir. Tevhid dini İslam’ ın son nebisi Hz. Muhammet’ tir. Tevhid’ e ve İslam’ a iman edenler/ teslim olanlar, Ümmet-i Muhammed’ in şerefli üyeleridir. Yeryüzünde adaletle hükmedenleri saygıyla anarız, babamızda olsa zalimlerden teberri ederiz.
Her âdemoğlu bir ben/ nefis sahibidir. Şahsiyet sahibi olmak, benimizi ve dışımızdakileri doğru şekilde tanımakla gerçekleşir. Nefsimizi enfüsi, afaki, münzel ayetleri doğru okuyarak tanırız. Bizi, bize, en güzel ve doğru biçimde Yaratan tanıtır. Yaratan yarattıklarını bilmez mi? Kendini bilen Rabbini bildiği gibi, Rabbini bilende kendini bilir. Âdemoğlu, Rabbini tanıdıkça, sahte ilahların tasallutundan kurtuldukça ‘ahsen-i takvim’ üzere olduğunun farkına varır. Bu ‘en güzel kıvam’ ı bozmamak için, takva zırhını kuşanarak heva ve hevesin, ins ve cinn şeytanın ayartma ve tuzaklarına karşı teyakkuzda olmalıyız. Benliğimizin farkına vardıkça; Rabbimizle, doğayla, toplumla, tarihle daha sahici aidiyet oluşturma imkânına kavuşmuş olacağız.
Aidiyet Mesuliyeti gerektirir.
Bir varlığa, bir kişiye, bir kuruma, bir dine, bir medeniyete… aidiyetimizin olduğunu iddia ediyorsak, ait olduklarımıza karşı bir mesuliyet de yüklenmiş oluyoruz. Mesuliyet ahlakımız, aidiyetimizin samimiyet testidir. Yakından uzağa doğru; Rabbimize, anne- babamıza, ailemize, akraba ve komşularımıza, ülkemize, ümmetimize, devletimize, âdemoğluna, yeryüzüne karşı mesuliyetlerimiz vardır. Mesuliyetlerimize karşı duyarlı ve samimi oldukça aidiyetimizde güçlenecektir. Mesuliyet duygusundan, ahlakından uzaklaşmak, bizi, önce çevremize sonra da kendimize yabancılaştıracak, bu durum zamanla değerlerimizden ve toplumdan kopmayla sonuçlanacaktır. Mesuliyetlerimize sadakatsizlik aidiyetimizi zayıflatacak, aidiyetsizlik bizi heva ve hevesimize, şeytana açık hale getirecektir. Aidiyetini kaybedenler haysiyetini de kaybederler Bu da zamanla bizi nihilizme ve yok oluşa sürükleyecektir.
Sahte aidiyetler varoluşumuzu gerçekleştirmeye engeldir.
Modern dünya, Seküler zihniyet, bizleri, kadim aidiyetlerimizden kopmaya çağırıyor. Batı’ da Aydınlanma Felsefesi’ nden neşet eden zihniyet ve ideolojiler, Kilise’ nin dalaletini bahane ederek Tanrı’ ya, dine savaş açtı. Bu savaş, insanı ve toplumu kadim değerlerinden acımasızca kopardı. Tanrı’ nın, dinin insanlığa hediye ettiği kadim değerler ve fıtri aidiyetler, hızla insanlığa veda ediyor. Mümin insan, Hüman’ a/ bireye dönüşüyor. Aile anlamını yitiriyor. Modern kentler üzerinden komşuluk, akrabalık ilişkileri yaşam alanı bulamıyor. Kadim dini değerler toplumdan çekildi, bireyin vicdanına hapsedildi. İnsan-toplum- devlet bütünlüğü parçalandı. Niceliğin, sayıların, sermayenin kontrolünde bir maddi medeniyet inşa edildi. Bu maddi medeniyet, insanı, üretim- tüketim süreçlerindeki performansına göre tanımlıyor ve değerlendiriyor. Teknoloji Devrimi’nin imkânlarını yanına alan Küresel Kapitalist Sistem, bu zihniyet ve yaşam biçimini bütün bir yerküreye yaymaya çalışıyor. Bizlere yaptığı teklif: Kapitalist tüketim toplumunda müşteri olmak. Ürettiğimiz-tükettiğimiz kadar varız. Bu sürece dâhil olmayanları çağdışı kabul ediyor ve buna direnenleri ikna süreçlerine tabi tutuyor, ikna olmadığınız zaman ise tasfiye ediyor. Bu teklif ve ikna süreçleri, İslam coğrafyalarında, garpzede, halkına yabancılaşmış aydınlar, akademisyenler, siyasetçiler, medya aktörleri eliyle kabul ettirilmeye ve yaygınlaştırılmaya çalışılıyor.
Kadim değerlerimizi, fıtri aidiyetlerimizi kuşanarak bize dayatılan bu sahte değerlerle, gayr-i fıtri hayatla hesaplaşmalıyız. Bunun için öncelikle bu sahteliği fark etmemiz gerekiyor. Kadim ve fıtri olan kalıcıdır, sahte olan anlıktır, geçicidir. Acil olanı isteyen, anı kazandığını zanneder ama yarını ve geleceği kaybeder. İlk önce buna inanmalıyız. Anlık hazların değil, emek harcayarak, içselleştirerek yaşayacağımız huzurun/selametin peşinden gitmeliyiz. Huzur gönülde hissedilendir, acı- tatlı bütün anlarımızda. Alın terimizle, helal kazançlarımızla takva temelinde inşa ettiğimiz evlerimizi hiçbir mekâna değişmemeliyiz. Anne- babamız, Allah’ın bize emanetleri, cennete açılan kapılarımızdır. Annelik- babalık en efdal salih ameldir. Komşuluk, akrabalık, iman kardeşliği en büyük güç ve servettir. Dar’ül- İslam, birlikte huzur bulduğumuz vatanımızdır. İslam Ümmeti’nin evladı olmak en büyük şereftir.
Biz Allah’(c.c) a aitiz ve O’nun içiniz, O’ndan geldik ve O’na döneceğiz diyerek yeryüzünde Rahmet’ i, Selam’ı yayanlara, Adalet’i ikame edenlere/ ayakta tutanlara selam olsun.