Onlar, (İsrailoğulları) birbirlerini kötülüklerden sakındırmıyorlar, münkeri yasaklamıyorlardı. Bu yaptıkları şey ne kadar kötü idi. (Maide, 78-79)
Sizden hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülüklerden sakındıran bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır. (A’li İmran, 104)
İyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak İslam’ın temelini oluşturan temel kavramların başında gelmektedir. Kur’an’ın hayata hâkim olmasının anahtarı bu kavramdır dersek sanırım yanılmayız. Bu açıdan baktığımızda İslam’ın içinde ne varsa bu kavramla işlerlik kazanacağını bilmeliyiz. Çünkü Kur’an’ın ifadesine göre bu ilkeyi terk etmenin sonucu helak olmaktan öte bir şey değildir.
“Sizden önce helak ettiğimiz nesillerin çıkardıkları fesat ve bozgunculuğu engelleyen faziletli kimseler bulunmalı değil miydi? Oysa pek azı dışında refahın peşine düştüler ve günahkârlardan oldular.” (Hud, 116)
İslam dünyasının Batı medeniyeti karşısında siyasi, ekonomik sosyal, alanlarında ki geriliği, güçsüzlüğü, ahlaki yozlaşması, fakirlik, cehalet, atalet gibi her türlü olumsuz davranışlarla birlikte bazı kesimlerin aşırı lüks ve israf tutkunluğunun sebebi üzerinde uzun uzadıya bu minval üzerinde düşünmeyi gerekmektedir.
Rabbimizin, müşrik Mekke toplumunun dini yapısını, ekonomik ve sosyal özelliklerini bizlere hatırlatması elbette boşuna değildir ve bunda bir hikmet vardır. Bu hikmeti Kur’an ve sünnet çerçevesinde aramak ona göre hareket etmekten başka çıkar yol yoktur. Bu pencereden baktığımızda aslında Mekke toplumunu görürken kendi toplumumuzu da görmüş olacağız, kendimizi de görmüş olacağız.
Yeryüzünün ıslahını İslam ile şereflendirmek istiyorsak çorbada bizlerinde tuzu mutlaka olmalıdır. Bu tuz, gayret, çaba ve fedakârlıktan başka bir şey değildir. Bu çaba evvela kendimizden başlayarak kendimizi ıslah ederek çevremize yönelmekle olmalıdır. Yöntem çok basit ve bellidir. Rabbimiz bizlere hangi yollardan gideceğimizi, neleri yapıp nelerden sakınacağımızı, neleri sevip neleri sevmeyeceğimizi, kimleri dost edinip kimlerden uzak duracağımızı açık bir şekilde tarif etmektedir. Kendisine iman eden biz kullarını vasat/dengeli, orta yolu tutan ve insanlar içerisinden seçilmiş iyiliği emredip, kötülüğe mani olan en hayırlı ümmet olarak tarif edip, şereflendirmiştir. Öyleyse bizler tüm hayatımızı iyiliği ortaya koyma (maruf) ve kötülükten sakındırma (münker) üzerine inşa etmeliyiz.
Münker; Allah’ın hoş görmediği haram kıldığı her şeydir. İslam, kabul etmediği, çirkin gördüğü, tasvip etmediği ne varsa her türlü söz ve davranış biçimlerine münker demiştir. Müslüman ise bu davranış biçimlerini eliyle, diliyle ve gönlüyle reddetmeli ve kardeşini bu tehlikeden korumakla mükellef olandır. O halde münkerin tespitinde ölçümüz vahiydir. Bizim için iyiyi kötüyü, güzeli, çirkini, sevabı günahı, hidayeti dalaleti, hakkı batılı vs. en iyi bilen rabbimiz Allah olduğuna göre bizler için tek söz sahibi de Allah olmalı ve O’nun dediği istikameti kendimize ilke edinmeli, doğru kabul etmeliyiz. Bugün haktan uzak ulusal devletlerin tamamının belirlediği doğru kabul edilen kıstaslar maruf ölçüsünde değildirler. İnsanların ortaya koydukları doğrular asla insanların salahiyetini sağlayamadıkları gibi hak ve hakikatten yoksun bir hayatı doğurmaktan başka bir şey değildir. Bilmeliyiz ki tüm dünya insanları bir araya gelseler maruf’un ve münkerin tarifini ve tespitini yapamazlar. Buna hakları da yoktur güçleri de yoktur. Bu konuda tek ölçü vahiydir.
Vahiyden uzak olan beşeri sistemlerin “doğru” dedikleri her şeyin aslında birer eğri olduğunu görebiliyoruz. Bu eğrinin “doğru” diye tescillenip yasallaştığı sistemler ise insanlık adına iyi şey vermediği gibi aksine her güzelliği tarumar etti. Haramı helal, helali haram saydı. Haramların haram olduğunu söylemek suç kapsamına girdi. Bir kötülüğü ortadan kaldırmak devletin asli görevlerinden olmasına rağmen tam tersine yaygın ve yasal hale getirildi. Birçok ayetle birlikte iyiliği emredip kötülüğü yasaklamanın pratik karşılığı suç işlemek olarak karşımıza çıkmaktadır.
Bir haramı, elinizle/gücünüzle kaldırmaya kalktığınızda özel alana müdahale etmek, şiddet kullanmak, düzen bozucu ve kaba olmakla suçlanıyorsunuz. Dilinizle düzeltmeye kalktığınızda özgürlük ve insan haklarına müdahale olarak tanımlanır oldu. Geriye buğz etmek kalıyor. Dilediğiniz kadar buğz edebilir, hıncınızı sessizce alabilirsiniz. Tıpkı yarım asırdan beri İsrail’e buğz ettiğimiz gibi.
Allah resulünün konumuzla ilgili güzel bir hadisi var; şöyle buyurmuş: “Bir toplum içinde birisi günah işlerde oradakiler güçleri olduğu halde onu değiştirmezlerse Allah onlara mutlaka azabı isabet ettirir.”
Gel gör ki yaşadığımız devlet -ki bu devletin içinde yaşayanlar bizleriz- çirkini yasal kapsamına almış ve bizler bu çirkinliği ortadan kaldıracak hiçbir girişimde bulunmuyoruz. Demek ki bu ilkeyi önemsemiyoruz, umursamıyoruz. İçimiz de birçoklarımızın gece namazlarına kalkmasına rağmen kötülüklere karşı haykıramıyoruz.
O halde vasat, dengeli bir ümmet olarak yanımızdakine mani olmuyor da hayra çağırmıyorsak bizimde bir yanımız onlara benziyor, böyle devam ettikçe bizimde dosyamız kabarıyor demektir.
Ehli Kitab’ın nasıl yoldan çıktığını bizlere hatırlatıyor rabbimiz. Buyuruyor ki;
“Allah’tan gelen gerçekleri örtbas etmeye şartlanmış olan şu İsrâiloğulları Dâvud ve Meryemoğlu İsa’nın diliyle lânetlenmişlerdir. Bu onların isyan etmeleri ve hak, adâlet sınırlarını aşmalarındandır. Onlar birbirlerini işledikleri kötülüklerden vazgeçirmeye çalışmadılar. Yaptıkları şey gerçekten ne kötü idi ve şimdi onların çoğunun inkar edenleri kendilerine dost edindiklerini görürsün. Nefislerinin onlar için önceden hazırladığı şey ne kadar kötüdür ki Allah onlara gazap etmiştir, onlar azapta ebedî kalacaklardır. Eğer onlar Allah’a ve kendilerine gönderilen peygambere ve ona indirilen her şeye gerçekten inansalardı bu; Allah’tan gelen gerçekleri örtbas edenleri dost edinmezlerdi. Ama onların çoğu İlâhî sınırları aşan kimselerdir.” (Mâide, 78-81).
Kendisini ümmetin bir parçası sayan her mü’min, iyiliği emredip kötülüğü sakındırmakla mükelleftir. “İnsanlık için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetin” (A’li İmran 110) bir ferdi olarak bu ilahi emrin muhatabıdırlar. Ebu Hanife’ye atfedilen şu söz ne kadarda anlamlı ve yerindedir. “İman etmenin yolu haramları terk etmekten geçer” diyor. Öyleyse bizlerde yanımızdakileri haramlardan vaz geçirtelim ki haramzadelerin elleri kurusun.
Şu halde hakkın hâkim olabilmesi, insanlığın salahiyet bulabilmesi için önce iyiliğin ortaya konması;
kötülüğün men edilmesi gerekir. Bu şekilde ancak ibadetlerimiz yerini bulur, rabbimiz katında makbul olur. Aksi halde kıldığımız namazlar, verdiğimiz zekatlar, tuttuğumuz oruçlar etrafımızda yapılan tüm fahşa, münker arasında kaybolur gider.
“Onlar ki kendilerine yeryüzün de iktidar/imkân verdiğimiz takdirde namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emrederler ve kötülüğü yasaklarlar.” (Hac. 41)