وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ اِذَا قَضَى اللّٰهُ وَرَسُولُهُٓ اَمْراً اَنْ يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ اَمْرِهِمْؕ وَمَنْ يَعْصِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالاً مُبٖيناً
Allah ve Rasûlü bir işe karar verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Rasûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur. (Ahzab Suresi 36. Ayet)
Müslüman, mümin, taat üzere, doğru, sabreden, mütevazi, sadaka veren, oruç tutan, ırzlarını koruyan ve Allah’ı çokça zikreden erkek ve kadınlar için Allah tarafından mükafat ve mağfiret hazırlanmıştır, diyor Rahman bir önceki ayeti kerimede: İslam’a/Allah’ın dinine ittiba edip mucibince amel edenlere dair ahsen olan faziletleri sıralıyor. Yüce Allah’a ve Resul’üne iman edip, dinine koşulsuz teslim olanların zamanı ve mekanı aşan erdemlere sahip oldukları muhakkaktır.
Teslimiyete dair bir ayetle yüzleşiyoruz devamında ise. Mevdudi bu ayet için “İslam Şeriatının temelidir” diyor. Gerçekten de İslam’ın özünü Müslüman olmanın ölçüsünü, usulünü izah eden ayetlerden biri. “Kendi isteklerine göre seçme hakkı” yani davranışlarımızda, hayat tarzımızda vahiyden uzak Allah ve Rasûlü’nün ölçüsü ve örnekliğine rağmen kişisel çıkarları, temayülleri, heva ve hevesin belirleyici olmasına izin vermek. Teslim olanların böyle bir hakları yoktur “işittik ve itaat ettik” derler yalnızca. Aksi bir tavrı da acabaya kapı aralamaksızın apaçık bir sapıklık olarak niteliyor Allah (cc).
Kuran’ın teklifini kabul edenlerin mucibince amel etmesi neticesinde, keyfi olmayan ama iradi katılımı da gerektiren, sadece emir doğrultusunda yani itaat esasına dayalı müşterek bir zemin ortaya çıkar. Öyle ki herkesin, kimin, neyi, nerede, nasıl yapacağını bildiği bir İslam ümmeti. (Ulemanın klasik hale gelmiş din tanımı da bu durumu ifade eder: akıl sahiblerini kendi iradeleri ile kendinde iyi olana ulaştıran ilahi bir vaaz.)
Ayetin bize hatırlattığı diğer önemli bir konu da; Müslümanlar olarak bizler Peygamberi olan bir dine mensubuz. Özellikle son dönemde daha çok dikkat çeken söylem sanki kitabı olup fakat peygamberi olmayan, dolayısıyla geleneği, değerleri yok sayılan ve dini de her şeyi meşrulaştıran bir araç haline getirmektedir. Oysaki Allah Rasûlü İslam’ı tebliğ ve beyan edendir. İslam ümmetini inşa eden bilfiil Peygamber efendimizin amelleridir. Nitekim ilk dönem de ilmin, bilginin Allah’ın Elçisine tabi olmak onu taklit edebilmek olarak görüldüğü öyle anlaşıldığı aşikardır. Zaten ilmin yazıya aktarılması yani sadırlardan satırlara aktarılması zaruretten dolayı olmuştur. Şüphesiz ki İslam yaşayarak, amel ederek uygulanarak varlığı ortaya konulan bir dindir. Okunup yazılan tartışılan ama hayatın içinde canlı kanlı varlığı olmayan inandık diyenlerin kendini avuttuğu bir din kesinlikle değildir, bu apaçık bir sapıklıktır.