1989 yılından beri Diyanet’in öncülüğünde başlatılan ve her yıl düzenlenen Kutlu Doğum Haftası, 29 Kasım 2017 tarihinden beri de resmi olarak Mevlidi Nebî adı altında her yıl hicri takvime göre düzenlenip resmi olarak kutlanması yasal hale getirilmiştir. Son olarak da geçtiğimiz hafta 3 Eylül 2025 Perşembe günü bu kutlamaların sonuncusu Cumhurbaşkanlığı külliyesinde gerçekleştirildi. Biz bu yorumumuzda mevlit veya kandille alakalı bir eleştiri veya tenkit yapmak niyetinde değiliz. Fakat dikkat çekmeye değer bulduğumuz bir iki husus vardır. Aslında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşma metninde konuşulacak çok başlık var ama hem yorum köşemizin kısıtlılığı hem de okuyucuyu sıkmamak adına yorum kısa tutulmaya çalışılacaktır. Konuyu daha iyi anlamak için Mevlidi Nebi gecesinde kullanılan İslami dilin ve İslam’ın insanlar üzerindeki bitmez tükenmez enerjisine biraz daha yakından bakalım.
İslam’ın Enerjisi:
İslam gerçekten bir cemaat dinidir, zalime ve zulme karşı her an teyakkuzda olmayı emreder. Adaletsizliğe hiç tahammülü yoktur. İkiyüzlülük ve riyakarlıktan nefret eder. Ama bu ilkeleri uygulamaya koyacak bir devlet, İslam’a teslim olmuş bir ümmet/cemaat yoksa İslam’a inandığını söyleyen Müslümanların sayısı değil iki, beş milyar da olsa varlığının hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur, tıpkı bugün ülkemizde ve dünyada olduğu gibi. Oysa İslam bireysel olmaktan öte toplumsal bir dindir ve ancak bu şekilde yani ümmetin ve devletin varlığı ile kavramlar hayata geçirilebilir. Ki bu kavramlar sayesinde bir mevlit kutlamasında bile insanların toplumsal anlamda duyguları tavan yapabiliyor. Bu duygular şu veya bu şekilde de olsa laik devletin Cumhurbaşkanı tarafından kullanılan dil sayesinde bile toplum harekete geçirilebiliyorsa İslam’ın egemen olduğu ve Halifesi olan bir devleti, toplu kılınan Cuma namazlarını veya büyük Hac günlerini düşünün! Bu büyük buluşmalarda toplumsal heyecanla beraber yer yerinden oynamaz mı? Kafir ve küfür korkuya kapılmaz mı? İşte bu İslam’ın bitmez tükenmez mucizevi enerjisidir. İşte İslam’ın bu güçlü yönünü ve estireceği kasırganın gücünü kafirler çok iyi bilmektedirler.
Çoğunluğu Müslüman olan ülkemizin Cumhurbaşkanı da bunu çok iyi bildiği için kullandığı dil ve kavramlar özenle seçiliyor ve İslam’ı yarım yamalak bilen yığınların/toplumun liderlerine sahip çıkması sağlanıyor. Çünkü kullanılan dilin tamamı İslam’ın dili. Bu yüzden Cumhurbaşkanının bu hamaset içerikli konuşmasından dolayı kıyama kalkan kalabalık bir kitle İslam’a olan saygılarından dolayı liderlerini ayakta alkışlıyor. Cumhurbaşkanının alkışlanma sebebi ise öz itibariyle Kur’an’ın dilini kullanması, kafire kafir, zalime gaddar demesi. Netanyahu’nun kafir olduğunu bilmeyen Müslüman var mı? Elbette ki yok ama işin ilginç tarafı belki de Cumhuriyet tarihinde tahminimiz ilk defa bir devlet başkanı bu dili kullanıyordu ve bu dilin getirisi şu an bir parti lideri için çok yüksekti ve bu yüzden ayakta alkışlandı ve anında semeresi toplandı. Diğer taraftan dünya konjonktürü de bu dili kullanmaya çok ama çok müsaitti. Zaten söz konusu ortamın müsaitliği yüzünden her birimiz Netanyahu’ya ağız dolusu hakaretler yapabiliyor küfürler edebiliyoruz. Bunda şaşılacak bir şey yok.
Demek ki asıl olan İslam’ın bu enerjisini harekete geçirecek nitelikli bir ümmete/topluma, dirayetli ve sadece Allah’a kul olan bir lidere, bir imama ihtiyacı var. Bu yüzden bir avuç Müslüman önderlerinin arkasına düşüp Mekke’den Medine’ye Hicret etti ve ardından kısa sürede devlet oldu, çünkü başlarında Kur’an’ı rehber edinen, kafiri dost edinmeyen Müslümanlara kendi canlarından daha yakın ama o günün Siyonistlerine kök söktüren bir Rasul bir lider vardı. O, bugün böyle yarın başka konuşmazdı, olduğu gibi her zaman dosdoğru biriydi. Gücünü sadece vahiyden, Allah’a teslim olmaktan ve sahabenin çelikten iradesinden alıyordu. Çünkü söz konusu olan İslam’ın ve Müslümanların izzet ve şerefiydi. O, bugün sadece hamasi sözlerle yad edilen bir Nebi değil aynı zamanda “Ben Namazı dosdoğru kılıncaya ve zekatı hakkıyla verinceye kadar insanlarla savaşmakla emrolundum” diyen bir elçiydi. O, bugün insanlara empoze edilmeye çalışılan sadece münzevi bir hayat yaşamış, gül kokusuyla bildiğimiz bir Peygamberi değil, bir cihat ve kılıç peygamberiydi. Öldürmeyi sevmese de İslam’a baş kaldıran Kafire karşı inandığı Allah tarafından cihatla emrolunmuştu.
Cumhurbaşkanının konuşmasındaki çelişkiler
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Külliyedeki Mevlidi Nebi haftası münasebetiyle yaptığı konuşmanın bir kısmına hiçbir Müslüman itiraz etmez edemez. İçerisinde birçok hurafenin olmasına rağmen elbette ki güzel şeyler de söylendi. Fakat söylenen güzel sözlerin bir karşılığı olmadığı için konuşmanın menfi yönlerine değineceğiz. Cumhurbaşkanı konuşmasının bir yerinde “biz bu yılı aile yılı ilan ettik” dedi. Bu cümlenin, 23 yıldır ve şu an Türkiye’de yaşanan aile dramına ve ailenin nereye sürüklendiğine, ailenin çektiği acılara baktığımızda Erdoğan’ın konuşmasının sadece hamasetten ibaret olduğunu söyleyebiliriz. Kadın özgürlüğünü ve istihdamını artırmaya ant içen bir parti lideri olarak bu aile yılı iddiası büyük bir çelişki değil mi? Halbuki geldiğimiz noktada aile bitti, aile çöktü, aile artık aile olmaktan çok bireysel özgürlüğü tercih eden bir yapıya dönüştü. Bu modernist aile yapısını ve aile yılı teranesini her kim düşündü projelendirdi, icat ettiyse derhal ve ciddi anlamda yeniden gözden geçirmesi gerekiyor. İçerisinde güzel uygulamalar olabilir fakat unutmayın küfrün de bazı doğruları olabilir. Ama küfür küfürdür. İnsan aklıyla oynama anlamına gelen batılı aile yapısını İslam aile yapısına entegre ettiniz, bari bundan sonrasını rahat bırakın geleneksel kadim aile yapımızla oynamayın.
Cumhurbaşkanı konuşmasının ilerleyen bölümlerinde sözü Gazze’ye getiriyor ve tüm acı çeken İslam coğrafyasının adını sıralarken çaresizliğin ifadesi olarak Siyonistlerin başı Netanyahu’ya yükleniyor. Yüklenmesinde haklı fakat bu yüklenen kişi sokaktaki adam değil bir ülkenin Cumhurbaşkanı. Adama sormazlar mı senin Trump denen kafir bir dostun var oysa Netanyahu da Trump’ın biricik dostu ve olmazsa olmaz tetikçisi ve zulüm makinesidir. O halde sormak lazım sizin kullandığınız bu cümle iç kamuoyuna hitap eden ve ayakta alkışlanmanıza sebep olacak politik bir manevra mı? Bir tarafta iki yıldır İsrail’le olan ticarete çeşitli kılıflar uyduracak ve ikinci ülkeler üzerinden devam edeceksiniz diğer tarafta Gazze için eylem yapan Müslümanları gözaltına alacaksınız. Bütün bunlara rağmen Mevlidi Nebi kutlamalarında salonda olan kalabalığı galeyana getirip ayağa kaldıracaksınız. Ardından da kalabalığın heyecanını yatıştırmak için insanları duaya çağırıp seccadeleri ıslatmaktan bahsedeceksiniz, bu büyük bir tezat.
Sokaktaki Müslümanın göremediği bir gerçek var o da duaya yüklediği anlam. Dua eylemdir sevgili dostlar, dua harekete geçmek ve kafirleri dost edinmemektir, dua ticareti kesmektir, dua zulüm yapan kafirle ilişkileri kökten koparıp atmaktır, dua Hamas’a silah vermektir, dua her ne pahasına olursa olsun Filistinli mazlumların açlıktan ölmesine seyirci kalmamaktır, dua ne kadar Yahudi ürünü varsa onu boykot edip Siyonistlerin ekonomisini felç edip ardından da gece secdeye kapanıp seccadeyi ıslatmaktır ki bu sonuncusu en kolayı ve en özel olanıdır. Eğer siz diyorsanız ki biz kolamızı içeriz, kaliteli ürünü kimin yaptığına ve neden boykot edildiğine bakmaz alır tüketiriz ve Gazze’ye de duamızı eksik etmeyiz diyorsanız kusura bakmayın ama hamaset ve riya size yeter de artar bile. Yanlışlar bize doğrular Allah’a aittir.
Venhar












Allah razı olsun. Güzel yorum olmuş.