اَوَ لَمْ يَسٖيرُوا فِى الْاَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذٖينَ كَانُوا مِنْ قَبْلِهِمْ كَانُوا هُمْ اَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً وَاٰثَارًا فِى الْاَرْضِ فَاَخَذَهُمُ اللّٰهُ بِذُنُوبِهِمْ وَمَا كَانَ لَهُمْ مِنَ اللّٰهِ مِنْ وَاقٍ
“Onlar, yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, kendilerinden öncekilerin âkıbetinin nasıl olduğunu görsünler! Onlar, kuvvet ve yeryüzündeki eserleri yönünden bunlardan daha da üstündüler. Böyleyken Allah onları günahları yüzünden yakaladı. Onları Allah’ın gazabından koruyan da olmadı.”
(Mü’min Suresi 21. Ayet)
Sütunlar sahibi İrem Kenti; kazıklar, piramitler, direklerle meşhur Firavun hanedanlığı, vadilerde kayaları, dağları oyan Semud kavmi, toprağı kazıp işleyip, alt-üst eden diğerleri.. hepsi de yeryüzünü bayındırlık işleriyle, ustalıkla işlemişler, emsali görülmemiş eserler ortaya koymuşlardır. Lâkin bu amelleri Allah’a iman etmediklerinden dolayı bir hiç hükmünde kalmıştır. Hayatlarını kolaylaştırıcı hizmetler, Rablerine şükür vesilesi değil, küfürlerinin alameti olmuştur. ‘Gücümüzün yetmeyeceği hiçbir şey yok!’ kibri ile ululuk taslamışlar, yerde de gökte de ilah olana rakip olmuşlardır.
O kavimlerle aramızda bin yıllar var. Ama bazılarının eserleri günümüze kadar ulaşmış durumda ve sapasağlamlar. Bunların nasıl yapıldığına hayret edip insan eseri olamayacağı bile söyleniyor. Ama nedense, inşa sürecinde ne kadar insan sömürüldüğü düşünülmüyor. Kanla, göz yaşı ile yoğrulmuş yapılar olduğu unutuluyor. Kazıklar ve piramitler; gökyüzüne doğru yükselmek isteyen Firavun ve komutanı Haman’ın, el ele verip Musa’nın ilahına ulaşmaya çalışmalarının alameti diye düşünülmesi gerekmiyor mu?
O yapılarla kafir zihnin bağlantısını kurmak gerekiyor. Büyüklük taslamanın, israfın, gösterişin, nam salmanın, halk tabiriyle dünyaya kazık çakmanın ürünüdürler. Söylemesi bile zor yıllar geçmiş olsa da bugün, hâlâ bu tıynette olanların amellerini el an müşahade ediyoruz. İsmiyle müsemma gökdelenler; kuleler, denizi doldurarak kurulan yapay kentler, insanın nefesini, güneşini rüzgarını engelleyen apartmanlar, iş merkezleri.. topyekün arza karşı işlenmiş cürümlerdir. İnsan kendine bu zulmü reva gördüğü gibi, hayvan, bitki, toprak, dağ, su.. hepsi de bundan payını almaktadır.
Mekanla insanın kopmaz ilişkisine atıf yapan bu ayet, bizlere başkaca misaller hatırlatmaktadır. Bakınız Firavun’un elinde, sarayda büyüyen Musa (as), kader üzere oradan çıkar ve elçi seçildikten sonra o saltanata başkaldırır. Derdi, o şaşalı yapıya ve altında işlenen o büyük günaha dur demektir.
Ashab-ı Kehf’e ne demeli? Onlar da imanları uğruna, zalim hükümdara ve kavme sırt çevirmişler ve mağaraya sığınmıştılar. Allah’a imanımıza zeval gelmesin diye izbe bir in onlara barınak olmuştur. Ve bu hâl onlara zerrece zafiyet vermemiş, aksine imanlarını kuvvetlendirmiştir.
Denilebilir ki, Süleyman’ın (as) saltanatı ve Yusuf’un Mısır’a sultan olması meselesi nereye oturur? İşte bu şerefli Rasuller tam da bu konuda Usve-i Hasene’dir. Malı, makamı, mülkü, saltanatı Allah’a yaklaştırdığı müddetçe kabul etmişlerdir. Eğer bu metalar Rabbe karşı isyana dönüşecekse zindana girmekten de imtina etmemişlerdir.
Kur’an’ın mekan, eser, barınak, şehir, ev algısı diğer konularda olduğu gibi burada da tevhid temellidir. Allah’a isyana, onun yerde de olan ilahlığına halel getiren her türlü imar, helakın müsebbibi olur. Dikkat edilmezse eğer bu binaların altında kalmak kaçınılmaz olacaktır.
“De ki: Mülkün gerçek sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden geri alırsın. Dilediğini yüceltir, dilediğini de alçaltırsın. Her türlü iyilik senin elindedir. Gerçekten sen her şeye kadirsin.”
(Al-i İmran Suresi 26.Ayet)











