Aslen Hindistanlı olan Dr. Farhan Abdul Azeez, Amerika’nın Michigan eyaletinde doğup büyümüş bir doktor, eğitimci ve aktivist. Küçük yaşlardan itibaren İslam’a ve ilme duyduğu ilgiyle öne çıkan Azeez, Michigan Islamic Academy’de tam zamanlı İslami eğitim almış. Bu tutkusu onu 2004 yılında Mısır’a götürmüş ve burada Arapça ile Tecvid eğitimi almış. Daha sonra aynı okulda İslami ilimler öğretmenliği yaparak bilgilerini yeni nesillere aktarmış. Arapça eğitimini Bayyinah Dream programında Nouman Ali Khan ve Şeyh Abdul Nasir Jangda gibi hocalardan aldığı derslerle derinleştiren Azeez, bu alanda diploma alarak mezun olmuş. Tıp eğitimine yönelen Azeez, 2006 yılında Michigan Eyalet Üniversitesi’nden İnsan Biyolojisi bölümünden mezun olmuş. Öğrencilik yıllarında Müslüman Öğrenciler Derneği’nde (MSA) aktif rol alarak başkanlık yapmış. 2012 yılında Michigan State University Osteopatik Tıp Fakültesi’nden mezun olarak doktor olan Azeez, şu anda Amerika’da Acil Tıp alanında uzmanlaşmış bir hekim olarak görev yapıyor. Azeez, sadece hastalarına şifa dağıtmakla kalmamış; dünya genelindeki kriz bölgelerinde mağdurlara yardım etmek için cesur adımlar da atmış. Özellikle Filistin’deki insanlık dramına kayıtsız kalamayan Azeez, savaşın ortasında sağlık hizmetlerine erişimi olmayan insanlara yardım etmek için işgalci İsrail’in Gazze’ye yaptığı soykırım sırasında gönüllü olarak dört kez bölgeye gitmiş. Ziyaretleri sırasında Ramazan ayına denk gelen Azeez, Gazze’deki zorlukları ve direnci birinci elden deneyimlemiş. Katıldığı konferanslar, yazdığı yazılar ve yaptığı konuşmalarla Gazze’deki trajediyi duyuran Azeez, doktorluk mesleğini yalnızca hastanelerle sınırlı tutmayarak, insanlığa olan sorumluluğunu da yerine getiriyor.
Yeni Şafak Pazar olarak; on bir ayın sultanı Ramazan’a sayılı günler kala, Gazzelilerin de bu mübarek aya gireceğini unutmamalıyız. Azeez ile hem hayatını hem de geçtiğimiz yıl, işgalci İsrail’in soykırımının gölgesinde Gazze’de geçirdiği Ramazan ayını nasıl yaşadığını konuştuk. Zorlu koşullar altında oruç tutmanın, iftar yapmanın ve hastalarla birlikte bu mübarek ayı nasıl geçirdiğini, Gazze halkının gösterdiği direncin ne kadar önemli olduğunu dinledik.

Camiye gider sonra basketbol oynardık
Müslüman olarak doğdum, Müslüman bir ailede büyüdüm. Ailemiz nesillerdir Müslüman, Michigan adında bir eyalette büyüdüm. Ailem, beni İslami okula göndermek için yatırım yaptı. Burada kamu okulları var; bunlar şehirler ve eyaletler tarafından işletiliyor. Bir de özel okullar var; bunlara gitmek için belirli bir ücret ödemeniz gerekiyor. Kamu okulları ücretsiz, ancak özel okullarda eğitim almak için öğrenim ücreti ödemek gerekiyor. Bizim de İslami özel okullarımız var ve ailem beni oraya gönderdi. Anaokulundan lise sona kadar bu okullarda eğitim aldım. Farkı şu: Normal, seküler eğitimi alıyorsunuz ama bunun yanında Arapça, Kur’an ve İslami ilimler dersleriniz de oluyor. Yani böyle bir ortamda büyüdüm. Lise dönemimde, yani 14-17/18 yaşlarım arasındayken, akranlarımdan oluşan bir gençlik grubumuz vardı. Birlikte halka dersleri yapıyorduk, ayrıca spor aktivitelerimiz oluyordu. Bir araya gelip önce bir ders yapar, sonra basketbol gibi oyunlar oynardık. Topluluk için etkinlikler düzenlerdik; toplu yemek organizasyonları yapar, konferanslar ve İslami dersler düzenlerdik. Bütün bunlar benim çocukluk ve gençlik dönemimin bir parçasıydı.
Elhamdülillah, İslami okulda okumak ve o ortamda bulunmak benim için çok önemliydi. Oradaki iyi arkadaşlarım ve cami merkezli bir gençlik hayatım olması bu süreçte büyük bir etkiye sahipti. Gençken yaptığımız tüm aktiviteler cami merkezliydi. Camiye giderdik, oradan birlikte bir restorana gidip yemek yerdik, basketbol oynardık, spor yapardık ve sonra tekrar camiye dönerdik. Arapça ve İslami ilimler konusuna gelince, İslami okulda bir öğretmenim bana Arapça dilini sevdirmede büyük bir rol oynadı. Bu ilgi beni daha fazla öğrenmeye teşvik etti ve Mısır’a giderek Arapça eğitimimi ilerlettim. Daha sonra Amerika’da da yerel olarak İslami ilimler eğitimine devam ettim. Burada da İslami dersler veren enstitüler var ve ben de fırsat buldukça onlara katıldım, elimden geldiğince öğrenmeye çalıştım. Bunu tabii ki normal akademik eğitimimle birlikte yürütüyordum. Liseden sonra, evime yaklaşık bir saat on beş dakika uzaklıktaki bir üniversiteye gittim. Orada yaşamam gerekiyordu, ancak hafta sonları ailemi ziyaret etmek için eve dönüyordum. Üniversitede de aktif olarak faaliyet gösteriyordum. Orada Müslüman Öğrenciler Derneği (Muslim Students Association) adında bir kuruluş var. Bu, üniversitedeki Müslüman öğrenciler için bir organizasyon. Ben de bu organizasyonda çeşitli görevlerde bulundum. Lisans eğitimimdeki son yılımda, üniversitedeki Müslüman Öğrenciler Derneği’nin başkanıydım. Bu dernek aracılığıyla birçok etkinlik düzenledik, İslam hakkında farkındalık oluşturduk ve toplumsal konulara dikkat çektik. Ben üniversitedeyken, yani bu yaklaşık yirmi yıl önceydi, hatta biraz daha fazla oldu, Amerika’da 11 Eylül saldırılarının hemen sonrasıydı. O dönemde Müslümanlara yönelik büyük bir baskı vardı ama aynı zamanda İslam’a yönelik büyük bir ilgi de oluşmuştu. Biz de bu ilgiden faydalanarak elimizden geleni yapmaya çalışıyorduk.

Müslüman kimliğinizi koruyabilmek için güçlü olmanız şart
Müslüman olmayan bir çevrede yaşıyoruz ve tabii ki bunun getirdiği bazı baskılar var. Haram olan şeylere ulaşmak çok kolay. Eğer biri haram bir şey yapmak isterse, burada bunu yapmak gerçekten çok basit. Ama aynı zamanda bunun bir farkı da var. Örneğin, bir Müslüman ülkesinde yaşıyor olsaydınız ve çevreniz tamamen Müslümanlardan oluşsaydı, İslam’ı uygulamak daha kolay olabilirdi çünkü herkes bunu yapıyor olurdu. Fakat bunun bilinçli ve kasıtlı bir şekilde mi yapıldığı yoksa sadece alışkanlık mı olduğu belli olmazdı. Ancak bir azınlık olarak yaşadığınızda, dininizi önemseyen insanları daha çok buluyorsunuz. Camilerle, İslami topluluklarla daha sıkı bağlar kuran insanları görüyorsunuz. Çünkü burada İslam’ı yaşamak için özel bir çaba göstermeniz gerekiyor. Müslüman kimliğinizi koruyabilmek için güçlü olmanız şart.

Birçok insan Ramazan’dan önce de uzun süre oruç tutmak zorunda kalmıştı
İşgalci İsrail’in Gazze’ye yaptığı soykırım sırasında dört kez bölgeye gittiniz. Sizi harekete geçiren en güçlü duygu veya düşünce ne oldu?
Bu benim görevim. Bence tüm Müslüman ümmeti Gazze’ye gitmek istiyor, elhamdülillah. Ben bir doktor olduğum için, tıbbi ekiplerin bölgeye yardım için gittiği bir fırsat doğdu. Bu benim yapabileceğim en az şeydi. Bence herkes elinden geldiğince yardım etmek istiyor. Allah bana tıp eğitimi alma lütfu verdi. Bu yüzden, sahip olduğum bu yeteneği ve bilgiyi kullanmak benim sorumluluğum. Kur-an’da Allah, herkesin gücü yettiği kadar çalışmasını söylüyor. Biz de Müslüman olarak elimizden geleni yapmakla yükümlüyüz. Benim için bu, doktor olarak hizmet etmekti.
Muhteşemdi, elhamdülillah. Kemal Advan Hastanesi’ndeki insanlarla birlikte oruç tutmak, iftar açmak… Bize bazen biraz ekmek, bazen de çay getirirlerdi, elhamdülillah. Ama gün boyunca oruç tutup, gece boyunca hastalara hizmet etmek, gündüz de çalışmaya devam etmek zordu. Sübhanallah, oradaki doktorlar inanılmazdı. Çünkü bazıları 7 Ekim’den beri oruçluydu. Gazze’de birçok insan aslında gıda amborgosundan dolayı Ramazan’dan önce de uzun süre oruç tutmak zorunda kalmıştı. Orada bir paramedik kardeşle tanıştım. 7 Ekim’den Ramazan’a kadar her gün oruç tutmuştu. Ve ne yazık ki Ramazan’ın 25. gününde, bombalamanın olduğu bölgeye yardım etmek, insanları kurtarmak için gitmişti. Bir füze saldırısında şehit oldu.
Ramazan’ı orada geçirmek tarif edilemez bir histi. Hayatımda yaptığım en özel yolculuktu. Bunu anlatmak zor ama içsel bir huzur, sükûnet ve dinginlik hissediyorsunuz. Ramazan’ın bereketi bir yana, bir de Gazze halkı var. Onların sabrı ve iman gücü inanılmazdı. Biz, savaş başladıktan sonra Kuzey Gazze’ye giden ilk tıbbi ekip olduk. O bölgeye daha önce hiçbir tıbbi ekip gidememişti. Elhamdülillah, ben ve üç doktor arkadaşım, Birleşmiş Milletler ve Dünya Sağlık Örgütü ile çalışan Palestinian American Bridge ekibiyle birlikte Kuzey Gazze’ye gittik. Orada insanların yaşadığı zorlukları, acıyı ve direnci bizzat gördük. Bir diğer şey de Gazze halkının Allah’a olan bağlılığıydı, maşallah. Oruç tutuyorlar, Kur’an okuyorlar. Gece hastanede dolaşırken, ayakta kıyam namazı kılan hastalar görüyordunuz. Bir sahne hiç aklımdan çıkmıyor. Gece saat 1:40 civarıydı. Bir doktor, tüm gün oruç tutmuş, tüm gün ameliyat yapmış ve hâlâ hayat kurtarmaya çalışıyordu. Ameliyat yaparken aynı zamanda Kur’an okuyordu, hem de muhteşem bir sesle. Bu o kadar etkileyiciydi ki…Gazze halkı gerçekten Allah’a bağlı, Kur’an’a bağlı. Ramazan’da, hastane otoparkında, ambulansların olduğu yerde teravih kılıyorduk. Beş vakit namazın yanı sıra geceleri farklı imamların ardında namaz kılıyorduk. Hepsinin sesi birbirinden güzeldi, maşallah. Toplu halde namaz kılmanın tehlikeli olmasına rağmen, hastanede bile olsa cemaatle namazı terk etmiyorlardı. Koridorlarda, farklı odalarda, her yerde namaz kılan insanları görüyorduk.

Yere koydukları yemeği elleri bağlı olduğu için yüzüyle yemeye zorladılar
İnanılmazdı. Yani, insanlar genellikle Amerikalı bir doktor veya Britanyalı bir doktor gittiğinde, “Ah, onlar uzman” diye düşünür. Ama hayır, hayır, Maşallah! Biz, Gazze’deki insanlardan öğreniyorduk. Onların dayanıklılığı inanılmaz. Oradaki doktorlar gönüllü olarak çalışıyorlar, kimse maaş almıyor ya da alıyorsa bile çok minimal bir ödeme alıyor. Ama çoğunlukla kimse maaş almıyor ve tamamen gönüllü olarak çalışıyorlar. Tıbbi eğitim açısından baktığımızda, Gazze’deki tıp öğrencileri, Amerika’daki uzmanlık eğitimini tamamlamış asistan doktorlardan bile daha yetkin. Çünkü olağanüstü durumlarla her gün karşı karşıya kalıyorlar. Acil tıp asistanlarını eğiten biri olarak söyleyebilirim ki, Gazze’deki tıp öğrencileri bizim burada uzmanlık eğitimi alan doktorlardan bile daha fazla deneyime sahip. Çünkü burada meslek hayatım boyunca belki bir kere bile yapmayacağım bir işlemi, oradaki doktorlar birkaç haftada bir yapıyorlar, hatta belki daha sık. Çünkü hastaneye gelen yaralıların durumu o kadar ağır ki. Ve bütün bu zorluklara rağmen inanılmaz bir direnç gösteriyorlar. Düşünün, hastanede çalışan doktorlar için en büyük korkulardan biri, acile getirilen hastaların kendi aile üyeleri olması. O kadar çok doktor var ki kendi aile üyelerinin tedavisini yapmak zorunda kalan. Kendi gözlerimle şahit oldum; bir hemşire acile indiğinde yerde yatan kardeşini gördü, çünkü yataklar doluydu ve hastalar yerlerde tedavi ediliyordu. Yüz ifadesinin nasıl değiştiğini, nasıl koşarak kardeşinin yanına gittiğini gördüm. İşte böyle bir ortamda çalışıyorlar. Açlar, maaş almıyorlar ama halklarına karşı büyük bir bağlılık duyuyorlar. İşe gittiklerinde kendi aile üyelerinin hasta olarak getirilebileceğini biliyorlar. Ama aynı zamanda kendilerinin de hedef olduğunu biliyorlar. Çünkü İsrail sağlık çalışanlarını defalarca hedef aldı. Hemşireler, doktorlar, tıp fakültesi profesörleri. Hepsi hedef alındı. Birçoğu tutuklandı. Size daha önce bahsettiğim, ameliyat sırasında Kur’an okuyan doktor var ya, şu anda hapiste. Kemal Advan Hastanesi’nde çalışıyordu. İsrail hastaneyi kuşattığında, o ve Kemal Advan Hastanesi müdürü Dr. Hüsam Ebu Safiye ile birlikte birçok doktor, hemşire ve sağlık çalışanı hapse atıldı. Onlar işkenceye maruz kaldılar. Mesela Şifa Hastanesi’nin müdürü Muhammed Ebu Selmiye birkaç ay boyunca hapiste tutuldu, işkence gördü, dövüldü, gözleri bağlı ve elleri kelepçeli şekilde saatlerce bekletildi. Yere koydukları yemeği elleri bağlı olduğu için yüzüyle yemeye zorladılar, köpek gibi. Bir başka doktor, Dr. Muhammed, onun evi bombalandı. Kızını kaybetti. Savaşın ilk haftalarında ailesini korumak için eve gitmiyordu çünkü doktorlar hedef alındığından emindi. Ama kızı onu görmek için çok ısrar etti. O da dayanamadı ve bir anlık ziyaret için eve gittiği anda İsrail evi bombaladı. Kendisi hayatta kaldı ama kızı şehit oldu. Aileleri öldürülüyor, kendileri öldürülüyor, tutuklanıyor, işkence görüyorlar. Buna rağmen çalışmaya devam ediyorlar. Biz gönüllü doktorlar için, Gazze’deki doktorlarla çalışmak büyük bir onurdu.

Sınırlı kaynaklarla hayat kurtardık
Bunu söylemek zor. Ama en zor şey neydi derseniz, sanırım en zoru şu oldu: Ramazan ayında hastanedeyken hiç bilgisayarlı tomografi taraması yoktu. Bazen sadece bir ameliyathane, bazen de iki ameliyathane çalışıyordu. Ve çoğu zaman, hangi hastaların ameliyat için bekleyeceğine ve hangilerinin bekleyemeyeceğine karar vermek zorundaydık. Çünkü ameliyatı bekletmek ölüm anlamına gelebiliyordu. Örneğin, yerde yatan küçük bir kız vardı. Kalçasından vurulmuştu. Mermi bir kalçasından girip diğerinden çıkmıştı ve vajinal duvarı, mesanesi, rektumu gibi özel organlarına zarar vermişti. O gün, ameliyat bekleyen hastalar arasında durumu en stabil olan oydu, bu yüzden uzun süre bekledi. Ama ertesi gün hayatını kaybetti. Böyle anlar, gerçekten en zor olanlar. Hastanın durumuna ve sınırlı kaynaklara göre en doğru kararı vermeye çalışıyorsunuz. Ama bazen en iyi karar bile yetmiyor.
Yeni Şafak