Kendileri ile huzur bulasınız diye size kendi(cinsi)nizden eşler yaratması ve
aranıza sevgi ve merhamet var etmesi de O’nun delillerindendir.
Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır.
-Rûm Sûresi 21. Ayet –
Devletin en üst yetkili makamı, 2025 yılı 06 Ocak tarihinde yapılan kabine toplantısı sonrası mikrofonun başına geçtiğinde; “Güçlü toplum ancak güçlü ailelerle mümkündür” dedi ve ‘küresel şer odaklarının teşvik ettiği cinsiyetsizleştirme politikalarını’ hedef alırken, salondan gelen alkış tufanı arasında 2025 yılını “Aile Yılı” ilan edeceklerini açıkladı. 2011 yılında kendi girişimleri ile yurda davet edip kapılarını sonuna kadar açtıkları LGBT tehlikesini sanki daha yeni duymuş gibi davranan Cumhurbaşkanı, hızla düşen doğurganlık oranından dem vurduğu konuşmasında bu durumu ‘varoluşsal bir tehdit’ olarak nitelendirdi. Kabine toplantısının akabinde; “Vatandaşların, ailenin, aile olmanın, bir aile içinde güvenle yaşamanın mutluluğunu hissedecekleri bir yıl olması için Bakanlığın koordinasyonunda devletin tüm kurumlarıyla kapsamlı çalışmaları hayata geçireceklerini” sosyal medyadan duyuran Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı, 13 Ocak’ta detaylarının açıklanacağı ‘Aile Yılı’ kapsamında yeni evleneceklere çeşitli müjdeler ilan edileceğini duyurdu. Eskiden evlenmiş olanlara ise bir müjde(!) zaten yoktu.
Bahsi geçen ilan, 13 Ocak tarihinde Beştepeler’de gerçekleşen bir programla duyuruldu. Muhafazakâr kesimler tarafından her zamanki gibi koşullu medhiyelerle karşılanan “Aile Yılı” açılımı, tabi ki Müslümanlarda bir beklenti yaratmadı. Sonuçları Müslümanları ister/istemez derinden etkileyen ve şeytanının bol olduğu aile konusundaki endişelerimizde şüphesiz haksız değiliz. Bu konudaki her söz ve fiil, masaya yatırılmak ve irdelenmek zorundadır. İzin verirseniz bu yazımda, aile kavramı üzerinde yapılan küresel/yerel tağşiş ve taklitleri ifşa etmeye çalışacağım.
“AİLE YILI” NELER İÇERİYOR
Mevcut iktidarın işbaşına geldiğinde 2,38 olan doğurganlık hızının 1,51’lere düşmesini, nüfusun ortalama yaşının 34’e çıktığını ve yaşlı nüfusun toplam nüfusun yüzde 10’unu geçtiğini birçoklarınız ilk defa “Aile Yılı” programının açılış konuşmasında duymuş olabilir. Ancak bu veriler konuyu takip eden hemen herkesin bildiği gerçekler. İlk evlenme yaşının erkeklerde 28 ve kadınlarda 26’ya yükselmesi, boşanmaların yüzde 33,4’ünün evliliğin ilk beş yılında gerçekleşmesi de bu çarpıcı veriler arasında. Aile Yılı programındaki konuşmasında, genç ve nitelikli nüfus bakımından yaşanan kan kaybından üzüntü duyduğunu belirten reis-i cumhur; “Gerekli önlemleri bir an önce almazsak sorun telafi edilemez boyuta varacaktır.” hatırlatmasını yapıyor ve geçmişte ‘nüfus planlaması’ adı altında yapılan düzenlemelere de şöyle üstünkörü bir değiniyor. Yapılan bu uyarılar bile, “Aile Yılı” açılımına sebep olan realitenin, tüketici ve emekçi(!) nüfusun azalmasından duyulan endişe olduğunu anlamamıza zaten yetiyor da artıyor. ‘Doğurganlık artırıcı hedefler’ taşıdığı birinci ağızdan ikrar edilen bu özel yıla ilişkin müjdeleri ise;
- 01 Ocak 2025 yılından itibaren doğan ilk çocuk için tek sefere mahsus 5.000 TL ve bu tarihten sonra doğan ikinci çocuk için ayda 1.500 TL ve üçüncü-dördüncü çocuk için aylık 5.000 TL (annelerin hesaplarına 5 yıl süre ile) yardım ödenmesi,
- (Muhtemelen deprem zamanı mağdur insanlara ulaşması için toplanan yardım paraları ile kurulan ve ilk olarak deprem bölgesinde evlenen çiftlere yönelik hizmet veren) Aile ve Gençlik Fonu içerisinden, evliliğe ilk adımını atanlara 48 ay vadeli, 2 yıl geri ödemesiz 150 bin lira faizsiz(!) kredi desteğinin bundan böyle 81 ildeki tüm gençlerin faydalanabilmesi,(1)
- (Nasıl ve ne şekilde uygulanacağı henüz belli olmasa da) Evlenen çiftlere konut desteği,
- Esnek ve uzaktan çalışma modelleri ile kadınların ev ve iş hayatlarını rahatlatacak(!) yeni imkânların hayata geçirilmesi,
- Çalışan anne babalar için ücretsiz veya düşük maliyetli çocuk bakım hizmetleri,
- Çocuk sahibi olmayı teşkil edecek veya kolaylaştıracak tıbbi imkânların sunulması,
- Yıl boyu devam edecek danışmanlık hizmetleri ve daha sonra açıklanabilecek başkaca müjde ve vaadler
olarak sıralayabiliriz.
Konuşmasının sonunu, nikâh merasimleri ve düğün masrafları için yapılan gereksiz harcamalardan dem vurarak Allah Rasulü’nün “En bereketli nikah külfeti en az olanıdır”(2) hadisi ile tamamlayan iktidar sahibinin, birçok milletvekili, bakan, bürokrat ve siyasinin düğün törenlerinde harcanan milyarları hatırına getirmemesi, onları söz konusu hadisteki felsefeden muaf tuttuğunun da ispatı. Yapılan bu açıklamayı ‘her şeyi de devletten beklememek lazım’ sözünün tercümesi olduğunu da, salondaki (tüm gücüyle kendisini alkışlayan) hazirûnun tavırlarından da okuyorsunuz.
Doğacak çocuklara ödenecek (ve bir yaraya merhem olacakmış zehabıyla ballandıra ballandıra anlatılan) maddi yardımın bir aileyi ayakta tutmak veya büyütmek için ne kadar acziyet taşıdığını ve kredi adı altında verilecek (düğün) borçlarının miktarı ve ulaşılabilirliği sorunu bizim yazımızın konusu ve endişesi değil. Müminler de zaten “Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah’a ait olmasın….”,(3) “Fakirliğe düşme endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin! Onların da sizin de rızkını veren Biziz…”(4) ve “Nice canlı var ki, rızkını (yanında) taşımıyor. Onlara da size de rızık veren Allah’tır. O her şeyi işitir ve bilir.”(5) ayetlerine duydukları iman gereği, doğacak çocuklarının rızkını ve evlendirdikten sonraki geçimliklerinin temini için endişe etmezler. Yine, kullarına verilen rızıkların Rabb’lerinin bilgisi dâhilinde genişletilip daraltıldığına ve iman edenler için bunda dersler olduğuna(6) kesinkes inanırlar. Fakat salt maddeci/materyalist gözle bakıldığında bile bahsettiğimiz Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı için dağ fare doğurmuştur. Dolayısı ile iktidarın kesenin ağzını açmış gibi yaptığı bu cömert(!) evlilik yardımı, bırakın “aile kurumunun yeniden inşasını”, hedefledikleri “beşer fabrikası”nın değirmenine su taşımaya bile yetmeyecektir.
TOPLUMSAL YARAYA MATERYALİST ÇÖZÜM
Müslümanlar için ‘okul’ kabul edilen ve Rabbimizin “İbrahim ailesi, Lokman ailesi, İmran ailesi, Davud ailesi, Musa ailesi, Muhammed ailesi… v.b.” (hepsine salat ve selam olsun) gibi ‘Usratün-Hasene’ örneklerini açıkladığı aile gibi kutsal bir kurumun ‘ifsadı’ için milyarlarını ve yıllarını harcadıktan sonra, bir yıl gibi bir zaman süresinde ve çeşitli eşantiyonlarla -ihyasını demeyelim de- yeniden ayağa kaldırmasını hayal edebilmesi, tabiri caizse beyhude ve ‘lehve’l-hadis’(7) türünden işlerdendir. Kaldı ki, yirmi yıl gibi bir sürede milyarlarca lira harcanan bir ifsad projesinin, bir yılda ve bu kadar ucuza çözülebilmesini sağlamak -kendi matematikleriyle bile- mümkün değildir.
İddiamızın arka planında yatan geçmiş yıl icraatlarına geçmeden önce, (verilen hibelerin sistemin güttüğü hedeflere ‘usül’ yönünden nasıl tezat oluşturduğuna çok girmeden), açıklanan içeriğin vahye ‘esas’tan aykırı olduğu hususlara değinmek isterim.
Öncelikle, destek söylemi ile kulaklarda hoş bir tını bırakan ‘kredi’ kavramının, ekonomi kulvarında faiz öncesi bir ön alıştırma parkuru olduğunu hatırlatmakta fayda var. ‘Faizsiz kredi’ tanımlamasından oldukça etkilenen sözümona muhafazakâr camia, seküler rejimin ihya merkezleri olan bankalardan almaya alışacakları kredileri zamanla sorgulamaz hale gelmeleri ve enflasyonun altında alınan/verilen faizin haram olmadığını söylemeye başlamaları mümkün olacaktır. Dolayısı ile, sistemin çarklarına uyum sağlayana kadar değirmene su taşımak sistem için avantajlı bir durumdur.
Tüm sosyal bilimlerin ve aynı zamanda iktidarın toplumun temel yapı taşı olarak tanımladığı aile kurumunu ayakta tutmanın çarelerini, salt maddi çözümler ve kolaylıklarda arayan bakış açısı; aile bireyleri arasında ruhsuz, maneviyatsız ve Mümin kardeşliğine halel getirecek ilişkilerin doğmasına baştan zemin hazırlayacaktır. Allah’ın rızka kefil olduğuna iman ederek büyüyen bir kuşak, yerini bolca ‘acaba?’ların bulunduğu, tevekkül noksanı bir topluma bırakacaktır. İktidar sahiplerinin, üyelerinin ve ailelerinin ‘itibar’dan hiç tasarruf etmeden yaptıkları evlilik harcamaları ile topluma sundukları reçete arasındaki uyumsuzluk da, (aile içerisinde anne-babayı örnek alan çocuk misali) yetişen neslin kişilik sonuçlarına yansıyacaktır.
Öte taraftan, ‘kadınların çalışma hayatına kazandırılması’ gibi bir kapitalist/liberal din öğretisinin eş zamanlı olarak ‘kadınların aile/çocuk/eş hayatından uzaklaştırılması’ anlamına da geldiğini hâlen umursamayan devlet erkânının, aynı hataya ‘aile yılı’ kapsamında da devam edeceği şaşırtmamalıdır. Çünkü ne rejimin sahip olduğu temel ideoloji ne de iktidar sahipleri değişmemiştir. Tarihi mevcut yönetimin çok öncesine giden bu zehirli akım, yeryüzündeki tüm Müslüman coğrafyalarında kök salmış ve kendisine yetişme imkânı bulmuştur. (İslam’a ait olmayan fakat) kapitalist sistemin en büyük gereksinimlerinden biri olarak doğan ucuz işçilik sorunu ile birlikte bir ‘kadın istihdamı’ sorunu üretilmiş, bunun neticesinde feminist akımlar doğmuş ve böylece ortada kalan çocukların eğitimi/bakımı/gelişimi için modern kurumlar aranır olmuştur. Şu halde, çocukların daha fazla aile dışında(annesiz) vakit geçirebilmeleri ve kadınların kocaları yerine patronlarına itaat/hizmet edebilmeleri için sunulan imkânları genişletmek ile, ‘aile kurumunun yeniden ayağa kaldırılması fikri’ arasındaki tezat yok mudur? Bu politikalarla, İslâm’ın istediği neslin gelmeyeceğini bizler zaten biliyoruz. Ancak iktidarın en yetkili ağzının söylediği “Bin yıldır bu topraklara mührünü vurmuş, bilgisi erdemi ve müktesebatıyla medeniyyet coğrafyasını karış karış yeşermiş güçlü nesillerin devamı”nı(8) sağlamak düşüncesi bile eminiz annesi evden uzaklaşmış bir aile ile gerçekleşemez.
Neslin korunması konusunda büyük ihtimam gösteren aziz İslam’ın bütün hassasiyetine rağmen, tüp bebek ve taşıyıcı annelik konusunda da destekler geleceğini, ‘aile yılı’ konuşmasının yine satır aralarından anlayabiliyoruz. Embriyo dondurma, embriyo transferi ve anne-baba hücrelerinin bir başka bedende döllenmesi gibi uygulamalara gözünü bile kırpmadan zemin hazırlayan, onay veren ve gerekirse (nüfus artış hızını artırmak uğruna) teşvik verebilen iktidar, machiavelist tutumunu bu konuda da sürdürmektedir.
“AİLE YILI” ÖNCESİNDEKİ 20 YILDA YAPILANLAR
Aile ile ilgili düzenlemelerin ilki; 5237 sayılı kanun ile çocukların cinsel istismarı, reşit olmayanlarla cinsel ilişki ve insan ticareti gibi suçların tanımlandığı ve bu suçlara yönelik cezaların arttırıldığı düzenlemeler olmuştur. Ancak kanunu koyan aynı sistem, sokaklarda/okullarda küçük yaşlarda aklı henüz baliğ olmamış gençlerin (ama karşılıklı rızaya dayanan) gizli/açık icraa ettikleri (cinsel ilişki diye meşrulaştırılan) zina günahına göz kapatmış, bu şekilde ortaya çıkan ve cenazesi tuvalet köşelerine atılan evlilik dışı bebekler için söyleyecek tek söz/yaptırım üretememişken, Allah’ın izin verdiği ölçülerde evlilik yapan eşleri, yaşları küçük olduğu gerekçesi ile birbirinden ayırabilmiş, kocaları hapse atarak toplumun namusunu(!) kurtardığını iddia etmiştir. Üstüne üstlük, 1926 tarih ve 765 sayılı eski Türk Ceza Kanunu zinayı suç olarak düzenlemekteyken, bu kanun 01 Haziran 2005 tarihinde yürürlükten kalkmıştır.(9) Dolayısı ile, 2025 yılını ‘aile yılı’ ilan eden iktidar ile, zinayı (ulu orta yapılsa bile) suç olarak görmeyen aynı iktidardır.
12 Eylül 2010 referandumu ile Anayasa’nın 10. maddesine eklenen hükümle, kadınlar ve erkeklerin eşit haklara sahip olduğu ve devletin bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlü olduğu belirtilmiştir. Böylelikle, modern aile yapısı içerisinde zaten iyice alevlenen ‘aile içi yetki ve iktidar paylaşımı’ meselesine, hukuk devleti olma iddiasındaki yönetim de bir katkıda bulunmuştur. Senin kazandığın–benim kazandığım tartışmalarının alabildiğine arttığı bir vasatta, ‘Aile reisinin ailesi ve çocuğu için harcadığı sadakadır’ hadisi çoktan tarihin tozlu sayfalarına karışmıştır.
KADEM, İstanbul Sözleşmesi ve 6284 Sayılı Kanunla ‘Aile’ye Hizmet
Türkiye İstanbul Sözleşmesi’nin ilk imzacı devletlerinden olup 24 Kasım 2011’de Türkiye Büyük Millet Meclisinde 247 vekilden 246’sının kabul oyu, 1 vekilin çekimser oy vermesi ile sözleşmeyi uygun bulan 6251 sayılı kanunu onaylayarak parlamentosundan geçiren ilk ülke olmuştur. Sözleşme, dönemin Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin’in de imzasını taşımaktadır.
Dönemin Dışişleri Bakanlığı yaptığı açıklamada, Avrupa Konseyi Dönem Başkanlığının Türkiye’de olduğu sırada imzalanan bu sözleşmede; “Kadına karşı şiddet alanında ilk uluslararası belge olan söz konusu sözleşmenin müzakere sürecinde ülkemiz tarafından öncü rol oynanmıştır.” ifadesine yer verildi. Cumhurun başı tarafından TBMM’ye yollanan tasarının gerekçesinde de sözleşmenin hazırlanması ve sonuçlandırılmasında Türkiye’nin ‘öncü rol’ oynadığına dikkat çekildi.
Gel zaman git zaman, sözleşme içerisinde geçen ‘toplumsal cinsiyete(10) duyarlı, eşgüdümlü bütünsel politikalar geliştirmek ve bu konuda veri toplamak’ ve ‘toplumsal cinsiyet eğitimleri vermek ve farkındalığı arttırmak’ gibi ifsad niteliği (kamuoyunun ve bazı yazarların dikkatini çekecek kadar) açık ifadelerle imzalayan devletlere yükümlülükler getirilmesi, vicdanlarda dayanılmaz boyutlara ulaşınca (mecburen) geri adım atılmış ve 20 Mart 2021 tarihinde Resmî Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanı Kararı ile sözleşmenin Türkiye bakımından bozulmasına karar verilmiş ve Türkiye halkı bir şekilde bu beladan (şimdilik) kurtulmuştur.
İktidarın ‘kadın’ konusundaki en önemli icraat ve kalelerinden birisi olan ve kısa adı KADEM olan ‘Kadın ve Demokrasi Derneği’, 8 Mart 2013 tarihinde kurulmuş ve o tarihten bu yana kendi söylemleri ile ‘kadının onuru ile yaşayabileceği güvenli bir toplum ve adil bir gelecek inşa etmek amacıyla’ faaliyetler yürütmektedir. “Varoluşta eşitlik, sorumlulukta adalet” ilkesini savunan bir sivil toplum kuruluşu olarak kendilerini tanımlayan bu örgüt, İstanbul Sözleşmesi ve devamında 6284 sayılı kanunla birlikte adından çokça söz ettirmiştir. Kamuoyu tarafından üstünkörü olarak ‘Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’ ismiyle bilinen bu kanun, partiye geçmişte çok destekler vermiş kalemşörlerin bile sistem tarafından harcanmasına yol açacak tartışmalar getirmiştir. Kanunun 8. maddesinin 3. bendinde açıkça ifade edilen ‘Koruyucu tedbir kararı verilebilmesi için, şiddetin uygulandığı hususunda delil veya belge aranmaz. Önleyici tedbir kararı, geciktirilmeksizin verilir. Bu kararın verilmesi, bu kanunun amacını gerçekleştirmeyi tehlikeye sokabilecek şekilde geciktirilemez.’ ifadeleri ile artık ‘kadının beyanı’ esas alınır olmuş ve bu şekilde İslam hukukuna göre yaşamak isteyen yüzlerce aile, baba ve çocuk mağdur edilmiştir. Üstüne üstlük bu yasanın; bir babanın eşiyle yaşayacağı cinsel münasebetten tutun da, eşinin veya çocuğunun kimle görüştüğüne, eve giriş çıkış saatlerine, ihtiyaçları için yeterli(!) para vermemesi/verememesine, eşinden para almasına, aile içinde yapılan harcamaları sorgulamasına ve kurduğu arkadaşlıklara karışması gibi -en fıtrî- haklarına müdahil olması ve bütün bunları kanun koyucu iktidar tarafından psikolojik/fiziksel şiddet kapsamında değerlendirilmesine yol vermesi hâlâ meşru görülmektedir. Sırf bu kadarcıkla bile, evlenmeyi alabildiğine ‘zorlaştıran’ bir yasal sistem, ailelerde tamir edilemez yaralara ve güven zedelenmelerine neden olmuştur.
İktidar sahiplerinin ‘ailenin korunması’ için iktidarları süresince yaptıkları hizmetler(!) gerçekten saymakla bitmeyecek türdendir. 4857 sayılı Kanun ile 2003 yılında kadın çalışanların doğum izni, gece çalışması ve eşit davranılma ilkesi gibi konularda yaptığı düzenlemeler de bunlardan bir diğeridir. Böylelikle özel sektör çalışanları 6 aya kadar, kamu çalışanı hanımlar 2 yıla kadar ücretli doğum izni kullanabilmelerinin önü açılmıştır. Dolayısı ile, henüz ağzı süt kokan yavrular, kreş veya bakıcıların eline teslim edilerek ‘annenin özgürce(!) yuvadan uzaklaşabilmesi’ kolaylaştırılmış olmaktadır. 2016 yılında hayata geçirilen ‘Analık İzni ve Süt İzni Düzenlemeleri’ ile de, kadın çalışanların doğum sonrası yarı zamanlı çalışma hakları ve süt izni süreleri yeniden düzenlenmiş, âdeta annelere ‘Yeter ki çalışma hayatından kopup ailene kaçma, sistem sana her zaman destek olur’ mesajı verilmiştir.
Boşanma, velayet hakkı, miras ve nafaka konularında aile bütünlüğünü bozan ve erkekleri hayattan bezdiren ve bilerek/bilmeyerek ‘kadın düşmanı’ erkekler ve ‘erkek düşmanı’ kadınlar üreten yasal düzenlemelerin detaylarına hiç girmiyorum. Ayrıca; kadın girişimciliği, kadın istihdamını arttıran işverenlere sağlanan destekler, ‘fist-lady’ tarafından kadın kooperatiflerinin kurulumunun ve işletilmesinin teşvik edilmesi konusunda verilen hibe ve teşvikler de bu işin tuzu biberi olmuştur. Bütün bir toplum yapısı, küresel sermayenin ucuz işgücü hayallerine heba edilmiş ve sonra ‘sağlam/onurlu/maneviyatçı aile’ duasına çıkılmıştır.
SONUÇ YERİNE
Çağdaş Küresel İngiliz-Yahudi Medeniyeti isimli kitabında kapitalizm (sermâyecilik) kavramını açıklarken; “Alışılagelmiş iktisatta, varolan temel ihtiyaçlara göre üretim gerçekleştirilir. Şimdiki küresel sistemde ise ilkin ihtiyaçlar üretilir; başka bir deyişle tüketim kamçılanır. Kamçılandıkça, tüketim artar. Çeşitte ve miktarda tüketim büyüdükçe, üretilenlerin de türleri, nitelikleri ile nicelikleri habire artacaktır. Bu gidişin biricik hedefi ise, durmadan dinlenmeden yükselen kâr hadleridir.” diyor Teoman Duralı. Sonuç itibarı ile, modern ulus devlet yapılanmaları, genç nüfusu sistemin sarf malzemesi olarak görürler. Çarkların istenen verimde dönmeye devam etmesi için, bu değirmenden sürekli taze kan geçmeli ve verimsiz/istenmeyen nüfustan bir an önce uzaklaşılmalıdır. Dolayısı ile, sistemin verimini düşürecek ve sürekli sermayeden yiyecek ihtiyar nüfusun az olması genelde tercih edilir. Rejimin ‘ebter’ olması, tüm sermaye ve iktidar sahipleri için korkulu rüyadır. Devletin başındaki kişinin yaklaşık 20 yıl evvel, üç çocuk sahip olunması konusundaki tavsiyesinin de temel dayanağı esasında bu korkudur. Sürdürülebilirlik konusu, genç nüfus konusunda da geçerlidir. Gereğinden fazla nüfus patlamasının yaşanmaması kadar, ihtiyaç duyulan işgücünün niceliksel ve niteliksel olarak sağlanması da önem arz eder.
Küresel sistemle tam entegre olmuş seküler/liberal/demokrat/muhafazakâr toplumu inşa etme sürecinde, mevcut iktidar erkleri, aile konusunda tam bir çıkmazın içine düşmüş gibidirler. Bütün eğitim hayatını pozitivist/maddeci/kapitalist değer yargıları ile dizayn eden sistem, ‘rızkın temini’ konusunda da aynı zihin kodları ile hareket ederek (yukarıda da değindiğimiz gibi), mensuplarını Allah’ın kefil olduğu bir konuyu sorgular hale getirmiştir. ‘Aile’ kurumunun yapı taşı olan çocukların bakım ve iaşesini (güya) destekleyerek, ebter olmaktan kurtulacağı zannına kapılmıştır.
Müslümanların ‘birbirlerinin velisi’ olarak gördükleri ve huzur bulmaları için yaratılmış(11) eşlerini, bir ‘rakip’ ve ‘eşbaşkan’ figürüne dönüştürme çalışmaları halen devam etmektedir. Bu küresel sistemin îtikadıdır. Oysa yegane fıtrat dini olan İslam’da, aile içinde sorumluluk ve hiyerarşi ilişkisi, erkeğin kavvamlığı (koruyucu ve yönetici olması)(12) doktrini ile mükemmel bir biçimde çözüme kavuşturulmuştur. Aile reisinin yaptığı harcamaların sadaka yerine geçtiğini bilerek harcama yapması onu mutmain bir kalbe ulaştırması umulur. Erkeğin nüşûzu ve kadının nüşûzu halinde yapılması lazım gelenler, çarpıcı detaylıkta Kur’an’da açıklanmıştır. Ayrıca, mümin kadınların eşya, mal ve mülk düşkünü olmaması gerektikleri, Allah Rasulü’nün hanımları üzerinden verilen bir örnekle bizlere anlatılmıştır. Diğer bir başka konu da eş seçimidir. Mümin erkeklerin ve Mümin kadınların kimlerle evlenebileceği ve kimlerle evlenemeyeceği Kur’an’da madde madde sıralanır ve açıklanır. Bunlar Müslümanlar için özgürlüklere müdahale olarak algılanmaz. Bu kuralı bozmaya kalkan, ailenin babası tarafından gerekirse uyarılır, durdurulur. Bu konuda hiçbir yaptırım sahibinin yaptırımı işlemez, Müslüman aile bireyleri de bundan dolayı gocunmaz. Mümin erkekler, aile içerisinde iyiliği emretme yetkisine sahiptirler.(13) Bu konuda hiçbir yaptırım sahibinin yaptırımı işlemez, Müslüman aile bireyleri de bundan dolayı gocunmaz.
Yine biliyoruz ki Müminler; “Bize gözümüzü aydınlatacak eşler, çocuklar bağışla ve bizi, Allah’a saygılı olanlara önder yap!” derler.(14) Boşanma aşamasına yaklaşan mümin erkekler ve kadınlar konusunda da Rabbimiz mümkün olduğu kadar zorlaştırıcı olunmasını tavsiye eder. Birtakım modern kanun paçavralarına inat, ‘Koca tarafından bir hakem, kadın tarafından da bir hakem’(15) gönderilerek aralarının tatlıya bağlanması gayreti, ancak ve ancak Allah’ın dininde var olan bir sulh metodudur. Zinaya yaklaşmayı bile yasaklayan(16) bir kitabın müntesipleri olarak müminler, olur da bir şekilde son çare boşanmaya karar verdiklerinde ise, erkeğin kaldıramayacağı bir nafaka yükü altında ezilmemesini de, çocuğunu emzirme zorunluluğu olmayan bir kadının haklarını da adaletle korumak zorundadırlar. Üstelik adalet sahibi olan Rabbimiz, -bırakın kadının tek şahitliğini- bir erkeğin bulunamaması halinde (biri unuttuğunda diğeri hatırlatmak üzere) iki kadının şahitliğini gerekli tutmaktadır. Ayrıca illa ki boşanma söz konusu ise, verilen mehirlerin alınmaması konusunda da mümin erkekler sıkı sıkıya tembihlenir.(17)
Çocuklarının kendileri için göz aydınlığı ve Müminler için önder olmaları en büyük dualarıdır. Çocuklarını ve eşlerini de severken ölçülü olmaya, Hududullah’ı aşmamaya gayret ederler. ‘Allah ve Rasulü’nden ve O’nun yolunda cihat etmekten daha sevgili’(18) gelen bir aile sevgisinden men edilmiştir Mümin. Ancak başta söylediğimiz gibi, bunlar Müslüman ümmetin uygulamalarıdır.
Bütün bunların karşısında, modern ulus devletlerinde vekil insanlar tarafından kişisel/toplumsal ‘heva ve hevesler’ doğrultusunda meclis komisyonlarında yapılan beşeri düzenlemeler sonucu ise; çocuklar anne babalarından ayrı bir hayat yaşamaya mahkûm edilmekte, kadın evinden uzaklaştırılmakta, isteyen istediği kişi ile (gizli/açık, ensest veya değil, homo veya hetero veya biseksüel) ilişki yaşayabilmekte ve buna aile içinden/dışından kimse karışamamakta, ‘toplumsal cinsiyet’ gibi fıtrat dışı bir olguya gençler teslim edilmekte, eğitimin bütün içeriği Allah -haşa- yokmuş gibi dizayn edilip genç beyinlerden ‘Allah’ın var olduğu’ konusunda biat istenmekte, aile reisleri tüm kamuoyunun gözü önünde aşağılanmakta, sömürülmekte ve tüm erkek cinsi düşmanlaştırılmaktadır. Çocuklarını ve eşlerini ihlasla sevmek yerine tapmaya başlayan ve onların bir dediğini ikiletmeyen modern insan, sonuç olarak da büyük bir hezimet yaşayabilmektedir.
‘Aile yılı’ etkinlikleri kapsamında; (‘Neoliberal kültür akımları’ diyerek yaptığı itiraftan anladığımız kadarı ile) esasında iktidar mensuplarınca gayet iyi bilinen İslam düşmanları ile yapılan işbirliklerinin kesilmesi, başta LGBT faaliyetlerinin kuluçka merkezi haline gelmiş dijital platformların bütün yayın haklarının sonlandırılması, toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda aktif rol alan yapılanmaların tamamının kapatılması ve ülkeden kovulması, evlilik yaşının düşürülmesi ve zinanın kesinkes suç kabul edilmesi gibi icraatlar da acaba gündem edilebilir mi? Eğer ki gerçek bir ‘aile yılı’ görülmek isteniyorsa, tüm dünyanın çevirdiği gibi iktidarın da gözlerini Yemen ve Gazze’ye, oradaki ailelere ve şehit edilen çocuklara çevirmesini tavsiye ederiz. Aylık beş bin liralık desteklerden çok çok uzakta ama izzetle yaşayan bu halkın onlar için vereceği apaçık mesajlar vardır. Böyle bir samimiyet testine iktidar sahiplerinin cevabı, tabi ki de ‘olumsuz’ olacaktır.
Aile meselesinin şuanda sadece Türkiye’nin meselesi olmadığının ve küresel bir bunamaya doğru hızla ilerlendiğinin farkındayız. Bu meselenin tekil olarak çözümünün mümkün olmadığını, bunun bir sistem sorunu olduğunu ve eğitimden sağlığa, ekonomiden çalışma hayatına tüm yapılanmanın sadece ve sadece vahyin öncülüğünde kurulacak yepyeni bir sistemle hayata geçirilebileceğini elbette bizler biliyoruz. Ancak yeter miktarda ‘aile güzellemesi’ ile dolu olan aile yılı açılış konuşmasının altında yatan ‘materyalist/pragmatist/liberal/kapitalist’ ufku görememek/görmezden gelmek, yapılan manipülasyona da göz yummak olacaktır.
Rabbimiz bizleri, yeryüzünde Müslüman yuvalar üzerine kurulu tüm ifsad projelerine karşın duyarlı ve basiret sahibi kullarından eylesin. “Haydi siz ve eşleriniz muhteşem bir şekilde karşılanıp ağırlanmak üzere, sevinç ve saâdet içinde girin cennete!”(19) hitabına mazhar olacak bir aile yaşantısına kavuşmak duası ile… (Muhakkak ki en doğrusunu Allah bilir.)
1 Fona başvurmak isteyen çiftlerin, başvuru tarihi itibarıyla 18-29 yaş arasında olmaları, taşınmaz sahibi ya da hissedarı olmamaları, çiftlerin son 6 aylık gelir toplamı ortalamasının ve son aya ait gelirleri toplamının asgari ücretin 2,3 katından fazla olmaması, başvuru tarihi itibarıyla resmi nikah gününe en az 2 ay, en fazla 6 ay kalmış olması şartlarını taşıması gerekiyor.
2 Ebû Dâvûd, Nikâh, 32
3 Hud Suresi – 6. Ayet
4 İsra suresi – 31. Ayet
5 Ankebut Suresi – 60. Ayet
6 İsra – 30. ayet, Ankebût – 62. ayet, Zümer – 52. Ayet, Rûm – 37. Ayet
7 Lokman suresi 7. ayet
8 youtube.com/watch?v=2UKqfKG6Now&ab_channel=KRTTV
9 Konu hakkında detaylı bilgi için bakınız; https://veyseldinler.com/27-yillik-geciken-baba-mirasi-turkiyede-zinanin-suc-olmaktan-cikma-hikayesi/
10 Toplumsal cinsiyet kavramının savunucularına göre; “Cinsiyet (sex), biyolojik verilere dayanılarak oluşturulan ‘dişi’ ve ‘erkek’ kategorilerine işaret eden şemsiye bir kavramdır. Buna göre XX kromozoma sahip bir beden dişi, XY kromozomuna sahip beden ise erkek olarak kabul edilir. Dolayısıyla cinsiyet, aynı zamanda birbirini dışlayan ve normal/sağlıklı/doğal olduğu varsayılan bir ikili karşıtlığa da işaret eder. Söz konusu insan bedenleri olduğunda cinsiyet, eril ve dişil olarak kabul edilen bedenlerin toplumsal dünyada nasıl konumlanacağını, toplumsal kurumlar ve güç ilişkileri ile nasıl ilişkileneceğini belirleyen önemli paradigmalardan birine dönüştüğüne” inanılır. “Bu noktada toplumsal dünyada bedenlerin ‘başına gelenler’ ve bedenlerden beklenen roller, davranışlar ve görevler doğa yasasının bir uzantısı olarak varsayıldığını” iddia ederler.
Toplumsal cinsiyet (gender) kavramı tam da bu varsayıma müdahale etmek için feminist teori ve politikanın alanına dahil edilmiştir. Toplumsal cinsiyet, hegemonik kadınlık ve erkekliğin normal olduğuna dair herhangi bir “doğal/biyolojik” kanıt olmadığına, aksine “kadın-erkek” toplumsal cinsiyet kimliklerinin ve bu kimliklere atfedilen toplumsal cinsiyet rollerinin siyasal alanda, tarihsel olarak ve kolektif insan pratiğiyle kurulduğuna, dolayısıyla değiştirilebilir olduğuna inanmak demektir.
11 Rum Suresi 21. ayet
12 Nisâ Suresi 34. Ayet
13 Tâ-Hâ Suresi 132. Ayet
14 Furkân Suresi 74. Ayet
15 Nisâ Suresi 35. Ayet
16 İsrâ Sûresi 32. ayet
17 Nisâ / 20. Ayet
18 Tevbe Suresi 24. ayet
19 Zuhruf Suresi 70. Ayet
Ali Durmuş / İktibas Dergisi Şubat Sayısı