Devletler arasındaki gerilimlerde bir odak meselesi olduğunu düşünüyorum. Çok defâ doğrudan çatışan taraflara ve onlarla ittifak hâlinde olan çevre güçlere bakılır. Zihinleri hatâya sevk eden de budur. Hâlbuki ilişkiler son derecede katmanlı ve tek dereceli bir kavrayışa oturtulamayacak kadar karmaşık olabilmektedir. İttifak edenler arasında da derin bir uyumsuzluk; hattâ rekâbet; nihâyet gerilim ve çatışmalar zuhûr edebilir. I.Umûmî Harp esnâsında ittifâk etmiş olan Birleşik Krallık ve Fransa, paylaşım husûsunda derin bir çatlağa sâhipti. Neticede Birleşik Krallık, paylaşımda Fransa’yı çırak çıkardı. Fransa umduğunu bulamadı. O kadar kızgındılar ki, Türkiye’de Kuvay-ı Millîye’ye her desteği verdiler. Tıpkı bunun gibi, II.Umûmî Harp esnâsında müttefik olan Sovyetler Birliği ve ABD, Potsdam ve Yalta’da masaya oturmuş, dünyânın düzenini meydana getirmiş; akabinde de yollarını ayırmış keskin bir düşmanlık içine girmişlerdi. Ama bu iki düşman devlet, 1956 Süveyş Krizi’nde, savaşta ittifak ettikleri Birleşik Krallığın hegemonik konumunu nihâyete erdirmek için ortak hareket edebilmişti.
Bugün Rusya-Ukrayna arasındaki savaşa baktığımızda da benzer bir husus ile karşılaşıyoruz. Almanya ve onun merkezinde olduğu AB devletleri, bir iki istisnâ ihmâl edilecek olursa, Rusya’nın karşısında ve Ukrayna’nın yanında yer alıyor. Biden’ın iktidâra geldiğinde ifâde etmiş olduğu üzere, manzara itibârıyla Ukrayna odağında bir ABD-AB ittifâkı mevcût görünmektedir. Hâlbuki bu savaş daha derinlerde, tam aksine bir ABD-AB savaşı olarak tezâhür ediyor.Merhûm Mâhir Kaynak, ABD-AB rekâbetine dikkât çeken en mühim isimdi. Sovyet tehdidi karşısında gûya ittifâk etmiş gibi duran bu iki güç, aslında derin bir gerilimi ve rekâbeti yaşıyordu. ABD, NATO üzerinden askerî temelde Avrupa’yı cenderesine almakla kalmıyor, Eurodolar rejimi ile sıkı bir mâlî kontrole tâbi tutuyordu. Avrupa’nın ekonomik mânâda yumuşak karnını meydana getiren enerji meselesinde, ABD ve uzun bir zaman AB’ye girmeyen, girdikten sonra bile eğreti duran, ilk fırsatta da ondan kopan Birleşik Krallık, enerji kaynaklarını şirketleriyle kontrol ediyor ve Kıt’a Avrupa’sını, bilhassa da sanayi devi Almanya’yı, Fransa ile berâber cenderede tutuyordu. Artık biliyoruz ki AB, Gaullist bir ruhla Angloamerikan karşıtlığı üzerine kurulmuştur. Bu gerilim elbette siyâsal-ideolojik bir yapı kazanmış değildir. Satıhta, bilhassa ekonomik düzlemde her şey süt limandır. Batı’yı oluşturan, Atlantik Okyanusu’nun iki yakası tam bir işbirliği içinde görülmektedir. ABD’nin bir tüketim devi olarak tecessümü, Almanların “sağlamlık” , Fransızların “estetik” değerleri üzerine inşâ edilmiş mühendislik ürünlerinin, bir artık olarak ABD Doları üzerinden Atlantik Denizi’nin batı yakasına çekilmesi üzerine kurulmuştur. ABD, Pasifik’de evvelâ Japonya, daha sonra da güney Kore’yi benzer şekilde kullanmıştır. Ama ABD, gerek Avrupa’da, gerek Pasifik’de yaşanan ekonomik gelişmeleri belirli bir seviyede tutmaya da çok dikkât etmiştir. 1973 Petrol Krizi Almanya’nın beklenenin üzerinde büyümesine, enerji kartı üzerinden “dur” demektir. Güney Kore’nin zuhûru ise Japonya için çok yıpratıcı neticeler vermiştir. 1990’lardan sonra Japonya’nın üstünlüklerini bu yeni aktöre kaptırdığını, markalarının sönümlendiğini ve elyevm devâm eden bir durgunluğa girdiğini biliyoruz.
1973 Krizi’nden sonra Almanya, enerji bağımlılığını hafifletmek için Sovyetler Birliği’ne yakınlaşmaya başladı. Willy Brandt’ın yaptığı buydu. 1990’larda AB’nin şahlanması, büyük ölçüde bu yeni ilişkilerin fonksiyonuydu. Sovyetler Birliği’nin çökmesi de buna mânî olmadı. Merkel devrinde bile bu bağ devâm etti. Biden iktidârı ABD-AB bağını güçlendireceğiz derken aslında, AB üzerinden Almanya’yı Rusya’dan kopartacağız demek istiyordu. Ukrayna meselesi bu yüzden icât edildi. Rusya hem AB’yi hem de Çin ve Hindistan gibi yeni Asya üretim güçlerini beslemekteydi. Hâsılı, ABD ve Birleşik Krallık, Rusya’yı merkeze koyarak eş anlı olarak Asya ve Avrupa’ya savaş açmış oldu.
Gelin görün ki ABD ve ortağı Birleşik Krallık için çanlar çalıyor. Bu fenâlıkları ona umutsuzluk yaptırıyor. Pasifik’de tablo ABD açısından karanlık. Japonya ve Güney Kore tecrübelerinde artık devşirmek işinde bir sorun yoktu. Ama Çin farklı çıkmıştı. ABD, ürettiği ve tekmil dünyâya yaydığı tüketim toplumunu içeriden besleyecek üretim gücünün çok dışındaydı. Dünyâdan artık çekmeyi sağlayan Dolar temelli azgınlaşmış, şişmiş finans dünyâsının işlemleri, çevrimleri aksamaya başlamıştı. Kendi üretim kayıplarını telâfî edecek durumu artık yok. Niyetleri, sudan bahanelerle savaşı büyütmek. Bu sûretle bir üretim gücü olarak 1950-1970 arasındaki o altın günlerine dönemeyeceklerini çok iyi biliyorlar. Ellerinde kalan tek somut üstünlük askerî güçleri. Utanmazca, arlanmazca, nükleer savaşı telâffuz etmeyi göze alacak kadar gözlerini kararttılar. Militarizmi kullanarak tekmil dünyâ ekonomilerini, başta Çin ve Hindistan olmak üzere çalışamaz duruma getirmenin, sönümlendirmenin derdine düşmüş durumdalar. Kıtlık, darlık savaş getirdiğini çok iyi biliyorlar. Biden Armagedon lâfını boşuna etmiyor. Bunu ne kadar arzuladığını da göstermiş oluyor. Sonrası? Askerî güçlerine bakarak yıkılmış bir dünyânın yeni fatih ve emirinin yine kendileri olacağına inanıyorlar.
Süleyman Seyfi Öğün/Yeni Şafak











