وَلَهُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَمَنْ عِنْدَهُ لَا يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِه۪ وَلَا يَسْتَحْسِرُونَۚ
﴿١٩﴾
Göklerde ve yerde ne varsa hepsi onun ve O’nun huzurunda toplanacaklar. O’na kulluk etmekten asla kibirlenmezler ve yorgunlukta duymazlar. (21/19)
Yaratılan her şey kuldur ve zamana karşı dayanıksızdır, yok olmaya mahkumdur. Bu, yaşadığımız hayat ile sabittir. Buna rağmen insanın hiç ölmeyecekmiş gibi direnmesi, yaratanına meydan okuması, hem rabbine hem de insanlara karşı sorumsuz olması, müstekbirliğinin, kibrinin açık bir göstergesidir. Bu ilahlaşmanın, Allah’ın ilahlık vasfına ortak olmanın bir başka adıdır.
Elbette insandan kastımız hududullahı aşan ve rabbimizin tabiri ile esfele safiliin olan insandır. Yeryüzünü yaşanmaz haline getiren bu insan, kendisini rab ilan ettikten sonra istikbarın da kaynağı olmuştur. Öleceğini bile bile rabbine karşı gelmekten sakınmamış, tüm yeryüzünün efendisi olduğu zehabına kapılmıştır. Oysa dünyanın geçici bir yer olduğunu idrak eden yine ahseni takvim olan insan, yaratanına karşı kulluk etmekten, boyun eğmekten, O’na itaatten asla geri durmamıştır.
Kulluğun ilk nişanesi olarak O’nu ilah olarak kabul etmiş, O’nun dışında ilahlık iddiasında bulunan her türlü zorbaya karşı kıyam etmiş, onlardan yüz çevirmiş ve hak-batıl mücadelesinde hak’tan yana tavrını koymuştur.
Kulluğunun bir başka nişanesi ibadetleridir. Allah’a karşı sorumluluk bilincinde olan her şey, O’na ibadet etmekten kaçınmazlar, gece-gündüz daima tazim, sena ve hamd ederek itaatlerini belirtirler. İman eden insanlar da taat ve ibadetlerinde yalnız O’na kulluk eder, yalnız O’ndan yardım isterler. O’nun koyduğu yasaları yasa kabul ederler, haramlarından sakınırlar, helalleri ile yetinirler.
O’nun büyüklüğünü, tekliğini, her türlü itibarını bir başka yaratılmışlara atfetmezler. Düşmanını düşman, dostunu dost bilirler.
Din gününün sahibi ve hesap sorucu olduğunu bilerek yaptıkları tüm ibadetleri büyüklenmeden ve yüksünmeden yerine getirirler. İtaat ve ibadetlerinde daimdirler.











