Kur’an’ın bize özet olarak anlattığı ve tüm kıssalardaki mesajlarda olduğu gibi müslümanları derinden etkileyen kıssalardan birisi de hiç şüphesiz, Ashab-ı Kehf kıssasıdır. Kur’an’ın anlatmaya gerek duyduğu onlarca kıssadan biri olan bu tevhit erlerinin kıssası, insanlık var oldukça müminlerin kalplerinde, zihinlerinde yaşayacak ve yaşatılacaktır. Bu lütuf o gençlere inandıkları Allah tarafından verilmiş bir armağandır. Mağara arkadaşları olarak da bilinen bu genç insanlar küçük bir gruptan oluşuyor, ama yürekleri ve kalkıştıkları iş o kadar büyük ki, inandıkları dava uğruna önlerine serilmiş olan tüm dünya nimetlerini ellerinin tersiyle itip koca bir İmparatorluğa baş kaldırmaktan hiç çekinmiyorlar.
İnsan sormadan edemiyor bugün milyonlarca insanın onların adına ihdas edilen türbelerini ziyaret etmelerine ve hatta o yiğitlerin davasına ihanet edercesine birçok hurafelerin de yaşanmasına sebep olan bu Allah erleri gerçekten doğru anlaşıldı mı? Onların kıyamı, küfre karşı başkaldırısı yapılan gezilerle veya turistlik amaçlı ziyaretlerle birlikte onların misyonu anlaşıldı mı? Diyeceksiniz ki insanlık hakkıyla Kur’an’ı ne zaman anladı ki, mağara arkadaşlarının kıssasını doğru anlasın. Onlara ait olduğu sanılan mezarlarını kutsallaştırıp asıl mesajı görmek istemeyen ve o mekânları adeta tapınaklara dönüştüren zihniyet hakikati yine perdeleyip rant elde etmenin yollarını aramakla meşguldür. Ne garip ki insanlar tarafından en kolay anlaşılabilecek olan vahiy, hiç anlaşılmayanlar listesinin en başında gelmektedir.
Kur’an’ın bize fazla ayrıntı vermediği için bu “tevhit erlerinin” içinde bulunduğu atmosferi iyi anlamamız gerekiyor ki, muradı ilahiyi daha doğru anlayalım. Bu anlamda tefsirlerden ve çeşitli kaynaklardan edinilen bilgilere göre (doğrusunu Allah bilir) bu genç insanlar, Roma imparatoru Dekianus zamanında yaşamışlardır. Kralın zulmüne baş kaldıran bu yiğit insanlar zalim iktidar tarafından öldürüleceklerini anlayınca bir şekilde kaçarak sevki ilahinin yardımıyla mağaraya sığınmışlar. İlahi irade gereği bu tevhit erleri, oldukça uzun bir süre mağarada dış dünya ile ilişkileri kesilmiş uyumuş/uyutulmuşlardır. Ölüm ve yeniden dirilişi anlatan bu büyük mucize karşısında ne uykudan uyanan gençler ne de günümüz insanı Allah’a teslim olmaktan başka bir çıkar yol bulamayacaktır. Biz Müslümanların yapması gereken birilerinin yaptığı gibi, onların kaç yıl uyudukları, veya sayıları kaçtı, gibi Kuran’ın bize bilgi vermediği konulara girmemektir. Aksi halde hakkında kesin bilgimiz olmayan konularda sadece gaybı taşlamak olur. Mutlak doğruyu sadece Allah bilir. Bundan dolayı teferruata dalmadan mesajın özüne odaklanalım.
Burada Kehf suresinin nüzulü hakkındaki rivayetlere girmekten ziyade verdiği mesaj bizim için çok önemli. Niyetimiz daha çok küfrün ve zulmün hüküm sürdüğü insanların diri diri yakıldığı, güçlülerin egemen olduğu bir Roma devletinde birkaç kişilik küçük bir grubun kıyama kalkmasını anlamak. Mağara arkadaşlarını düşündüren ve onları ayağa kaldıran şey neydi? Neden sarayın o son derece ihtişamlı yaşam tarzını terk edip yoksulluğu, acıyı, işkenceyi tercih ettiler? Onların işleri, çocukları, eşleri yok muydu acaba?
Bu gençlerin çıkışlarını bugün kirletilmiş zihinlerin anlaması zor. Onları anlamanın tek yolu, olup bitenlere vahiy penceresinden yani Allah’ın bakın dediği yerden bakmak. Eğer bu genç/yiğitleri akıl yolu ile anlamaya çalışırsak sanki çıkmaz bir sokağa girmiş oluruz. Çünkü modern dünyanın insanı elde ettiği o kariyerini ve dünya nimetlerini terk ederek kendisini ölümün ve işkencenin kucağına atmaz. Tabi bu düşüncemizi dile getirirken mutlaka istisnaları vardır ve olması da gerekiyor. Toplumların aksine o yiğit insanlar ellerinin tersiyle tüm bunları ittiler. Kısacası onlar hayatın tüm çekiciliğine rağmen Allah’ı tercih ettiler ve O’na yürüdüler. Başka bir ifadeyle zilleti değil izzeti tercih ettiler. Dahası ölümü hayata tercih ettiler. Ama tarihin ölümsüz sayfalarında da yerlerini aldılar.
“(Ey Muhammed) Yoksa sen, mağara ve kitabe adamlarını şaşılacak ayetlerimizden olduklarını mı sandın? Hani o gençler mağaraya sığınmış ve: “Rabbimiz! Katından bize bir rahmet ver ve işimizde bize yol göster demişlerdi.”
“Bunun üzerine Biz de onları mağaranın içinde yıllarca derin bir uykuya daldırmıştık. Sonra iki guruptan hangisinin kaldıkları süreyi daha iyi hesap edebileceğini öğrenmek için, onları uyandırdık.”
“Onların olayını sana gerçek olarak anlatıyoruz. Onlar Rablerine inanmış birkaç gençti. Biz de Onların hidayetini artırdık.”
“Gönüllerini sağlamlaştırdık; Ayağa kalkıp dediler ki; Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. Ondan başkasını tanrı olarak çağırmayacağız. Yoksa saçma söz söylemiş oluruz.”
“Dediler ki: “İşte şu bizim kavmimiz Allah’ı bırakıp başka tanrılar edindiler. Onların tanrı olduğuna apaçık belge getirmeleri gerekmez mi? Allah’a karşı yalan uydurandan daha zalim kim vardır.”
(Onlara:) “Mademki, siz bu insanlardan ve onların Allah’tan başka taptıklarından ayrıldınız, öyleyse mağaraya sığının; Rabbiniz rahmetini size yaysın ve işinizde de size kolaylık göstersin (denildi).” (Kehf-18/9-16).
Konumuz gereği bizi daha çok ilgilendiren, mağara arkadaşlarının tek bir vücut halinde hareket etmeleri. Gençlerde oluşan Allah tasavvuru ve O’na olan samimi imanları, onların bir araya gelmesinin ilk şartı. İşte insanlık tarihi boyunca geçerli olan bu ilke o gün için gençlerin kalplerinde yerini almıştı. Bugün onların hakkında ne kadar yorum yaparsak yapalım kimsenin aksini iddia edemeyeceği bir gerçek var, o da onların alemlerin Rabbine gönülden teslim olmaları. Öyle olmasaydı kralın karşısında kıyama kalkmaları imkânsızdı. Bu dostluk, bu kardeşlik dünya menfaatleri üzerinde birleşmiş olsaydı kesinlikle bu mukavemetli birliktelik sağlanamazdı.
Düşünün ki, dünyaya ün salmış, tarihin kara sayfalarında yer almış, büyük bir imparatorluk. Ama yine düşünün ki, alemlerin Rabbi tarafından Kutsal kitabında insanlara ibret ve öğüt olması için anlatılan birkaç genç insan. O görkemli ve ihtişamlı imparatorluğun içerisinde bir nokta kadar yeri olan bu gençler yaptıkları iş bakımından tüm insanlığa ışık tutacak mahiyettedir. Böyle bir çıkış günümüzde de yaşansa aynı tepkiyle karşılanacağından kimsenin şüphesi olmasın. Hatta daha ağır cezalara/hakaretlere maruz kalır.
Kur’an’ın şartlı yasalarından birisi de “Siz Allah’ın dinine yardım ederseniz Allah da size yardım eder” (Muhammed/7) ilkesidir. Bu şartlı yasaya sadık kalınırsa inanıyorum ki Allah içimizden bir topluluk çıkaracaktır. İşte mağara arkadaşlarının yaptığı bu idi diye düşünüyorum. Dikkat edersek, gençler (mağara arkadaşları) son derece duyarlı. Onların günlük yaşamları Allah’a olan bağlılıklarını hiç engellememiş. Alışverişleri, ticaretleri Allah’ı anmalarına, O’nu zihinlerinde diri tutmalarına engel olmamış. Müminlere yapılan işkence ve zulümlere dayanamaz hale geldiklerinde, alemlerin Rabbi’nin tek bir ilah olduğunu, kralın huzurunda kıyama kalkarak haykırıyorlar. “Biz sizin hâkimiyetinizi kabul etmiyoruz. O’ndan başka ilah edindiğimizde, Rab olarak başka güçler çağırdığımızda saçma söz söylemiş oluruz.” Patlamaya hazır bomba gibiydiler ve patladılar. Ve olan oldu koca bir imparatorluğun değer verdiği o sahte ilahları/putları yerle bir ettiler, tıpkı ataları İbrahim gibi. İçlerinde gizledikleri imanları yeteri kadar olgunlaşmıştı, daha fazla dayanamazlardı. Çünkü insan, içinde gizlediği şeyleri boşaltmadığı müddetçe huzura kavuşamaz.
Peki! Kimdi bu genç yiğitler? Selefî mi? Mutasavvıf mı? Radikal İslamcı mı? Ilımlı İslamcı mı? Veya Demokrat Müslüman mı? Tabi o gün için İsevi olmakla suçlandılar bugün olsaydı isim koymak daha da kolay olurdu. Cahiliyye zaman ve zemin tanımaz, günümüzde neyse o gün de aynıydı. Fakat onların suçlamaları bizi çok da ilgilendirmiyor, biz Kur’an’ın nuruyla vahyin bak dediği yerden baktığımızda onları Allah’a gönülden teslim olmuş takva sahibi birkaç genç Müslüman olarak tanıyoruz ve iman ediyoruz. Çünkü Kur’an bize öyle tanıtıyor.
Firavunlar kendi saraylarında Musalar yetiştirmeyi hiç sevmezler, ama Sünnetullah isterse pekâlâ bunun tam tersi olabiliyor. Küfrün o görkemli mabetleri kendi bünyelerinde Peygamberler dahi yetiştiriyor.
Nitekim gençler birkaç kişi de olsalar, bu erdemli ve onurlu çıkış onlar için son derece heyecan vericiydi çünkü Allah’ın hoşnutluğunu kazanacak bir işe girişiyorlardı. Dönüşü olmayan bir yola koyulmuşlardı artık. Geride bırakılan tüm servetleri, eş ve çocukları artık olmayacaktı. Şehvet kokan caddeleri, kirli sokakları, işkenceye maruz kalan müminleri belki de bir daha hiç görmeyeceklerdi. Bundan sonraki hayatları açlık, susuzluk, acı ve işkenceydi. Yani gözle görülür elle tutulur hiçbir dünya nimeti onları bağlamıyordu. Yaptıkları eylem tek kelimeyle hakkın batıla galebe çalmasıydı.
“(Onlara:) Mademki, siz bu insanlardan ve onların Allah’tan başka taptıklarından ayrıldınız, öyleyse mağaraya sığının; Rabbiniz rahmetini size yaysın ve işinizde size kolaylık göstersin (denildi).”
Rahman olan Allah’ın rahmeti üzerlerine yayıldı öyle ki bu rahmet asırlar sonra bile hala canlılığını koruyor ve kıyamete kadar da koruyacak. O genç şahsiyetler Allah’ın kendilerine böylesine büyük bir mükâfatı vereceğini nereden bilsinler. Onların amacı inandıkları değerleri yüceltmek ve Allah’a olan bağlılıklarını hakkıyla yerine getirmekti. Kalpleri yalnızca Rableri için atıyordu, O’ndan başka hiçbir güç onları durduramazdı. Ve öyle de oldu.
İnandıkları Allah onların adına yeni bir sayfa açtı, öyle ki tüm insanlık yerküre durduğu müddetçe onları okusun, onları hayırla yâd etsin ve ibret alsın. Bundan daha büyük, bundan daha şerefli ve izzetli bir ödül olabilir mi? Ey, neye inandığını bile bilmeyen çağımızın gençliği! Böyle bir ödüle talip olup siz de adınızı o vahyi ilahinin temiz sayfalarına yazdırmak istemez misin?
Buraya kadar anladığımız veya anlatmak istediğimiz mesaj hiç şüphesiz bize yani tüm insanlığa, çünkü Kur’an herkese indi, ama kıssadan alınması gereken derslerden biri de hiç şüphesiz rehberimiz, önderimiz ve son elçi olan Hz. Muhammed’dir (as). Rabbimiz bu kıssayı vahyetmekle müşriklerin tutumlarından bunalan Allah Resulü, bir anlamda moral destek olarak teskin ediliyor ve tüm insanlığa ölümsüz bir miras olsun diye rabbimiz mesaj veriyor. Her sıkıntısında O’nu yalnız bırakmayan ilahi irade bir kez daha elçisini rahmetiyle/merhametiyle teskin ediyor. Yani bugün bu sıkıntıları çeken yalnız sen/siz değilsiniz nice elçiler veya yiğitler bu acılara katlandılar, sonunda kazanan ise hep Allah, peygamberler ve müminler olmuştur, bugün bunlara katlanın ki gelecekte müminlere bir yol, bir örnek, bir miras bırakasınız. Tüm doğrular Allah’a aittir. Selam ve dua ile.












Bu kıssa ile yüzleşmek cesaret istiyor, fedakarlık istiyor, sabır istiyor, sebat istiyor… Rabbim bu izzetleri bizlere lütfetsin inşallah… Her okuduğumda düşündüren bir konu.Kalemine sağlık.