2 Mayıs 2019 Perşembe günü Ankara’da Külliye nâm yerde yedinci aile şurası düzenleniyor. Adı ‘aile şurası’ olunca zahir, o şuraya aileler katılır diye düşünesi geliyor insanın… Mutlaka öyledir de lakin bunların daha çok damat, gelin, enişte-kayın ve bunların da ‘hâmil-i kart’ olan, yakın ‘aileler’ olduğunu anlamak için çok arif olmaya da gerek yok. Çünkü adı şûrâ olsa da, iş sağırlar diyaloğundan bir milim öteye gidememektedir.
Şûra’da devlet konuşuyor: Ailenin devleti de ayakta tutan misyonundan bahsediliyor; değerler hiyerarşisinde ailenin korunması ve aile bağlarına ihtimam gösterilmesine dair okkalı cümleler kuruluyor. Güçlü bir millet/ülke, huzurlu bir toplum olabilmenin öncelikli şartı olarak güçlü bir aile olmak gerektiği tespiti yapılıyor. Edebalı’nın, devlet ve milleti yaşatmak için aileyi yaşatmanın önemini belirten sözüne atıf yapılıyor. Ailenin dışlanmasının, aileyi önemsizleştiren politikaların, aile bağlarının zayıflamasına sebep olan davranışların tehlikesine, milli ve manevi bünyeye vuracağı darbeden v.b. dem vuruluyor.
Devlet bu şikâyet içerikli tespitleri yapınca, ya diyorum biz bu memlekette yaşamıyoruz ya tamamen hayal görüyoruz ya da bir kere daha gözümüzün içine baka baka birileri zihnimizi iğdiş etmek istiyor. Ama bu o kadar kolay değil. Bu ülkede aile mefhumu gittikçe buharlaşıyor, eriyor aile. Ailenin temeline nice dinamitler döşenmiş. Yani bir ‘hendek siyaseti’ ile karşı karşıyayız. 60 bin kişilik görkemli camiler yapılmakla, caminin açılışını Musa’nın duasıyla yapmakla, taziye evlerinde Kur’an okumakla ne Edebalı’nın devlet-milletine, ne de aileye bir hizmet etmiş oluyorsunuz. Çünkü siz altmış bin kişilik caminin açılış törenini yaparken, ilgili STK’lar (yani sofradaki kurtlar), kurumlar ve hukuk düzeniniz sizin ailenize, İstanbul Sözleşmesi paralelinde işlemler yapmaktadırlar. O İstanbul sözleşmesi aile deyince hemen akla gelenlerden olan namus kavramını bir tek kelimelik bir kurşunla yere seriyor: o bir tek kelime, ‘sözde’ sözcüğüdür. Siz, namusu ‘sözde’ yapan ve sizi küresel ölçekte bir mumya gibi bağlamış bulunan sözleşmeyi ilk imzalayan ülkesiniz ama aile şûrasında Edebalı’ya atıf yapıyor, ailenin devletin temeli olduğunu anlatıyorsunuz; kime, külliyenin duvarlarına!
Sizin liderliğinizde yapılan yasal düzenlemelerde ve topluma benimsettiğiniz sosyal mutabakatlarda kadın-erkek eşitliği, her namazın ilk rekatında her müminin sübhaneke duasını okuma ‘zorunluluğu’ gibi, herkesin dilinde ve zihninde zorunlu bir pelesenk olmuştur. Kadın-erkek eşitliğinden dem vurmadan hiç kimse söze başlamaz olmuştur. Kadınla erkeği eşit saymayan ne çağdaştır, ne uygardır, ne de makbul bir vatandaştır. Oysa sizi ve bizi Yaratan, değil erkekle kadın arasında, hayatın hemen hiçbir yerinde eşitlikten bahsetmemektedir. Bu, insanlığa dikte ettiğiniz bir zulüm değil midir? Sizi ve bizi Yaratan, erkeği kavvâm ilan etmiş ve mümin olan herkesin ‘işittik itaat ettik’ demesi hak iken, sizin belediyelerinizde bir perakende fişi keser gibi nikah akdi yapan memurlarınız, evlilik cüzdanını kadına verir, bunu da aile reisinin kadın olması gerekçesine dayandırırken acaba İslam’ın şiarlarına yönelik üstü örtük bir savaş mı verilmektedir?
Müslüman ailesinin minik yavrularına daha bebeklikten başlayarak, çocukluk çağlarında ‘Eğitimde Cinsiyet Eşitliğinin Geliştirilmesi Projesi’ adı altında, şeytanın bile aklına gelmeyen fitne-fücur projelerle, Avrupa Birliği ve Türkiye tarafından ortaklaşa finanse edilen ve Millî Eğitim Bakanlığı Ortaöğretim Genel Müdürlüğü koordinasyonunda yürütülen ‘cinsiyet eşitliği’ adı altında çocuklara eşcinselliğin telkin edildiğini, bizzat adı ‘yandaş’a çıkmış basın-yayın organlarınız dile getirmektedirler. 2014 yılından bu yana sözü edilen projenin farklı isim ve çalışmalar altında yürütüldüğü, okullarda çocuklara ‘cinsiyet eşitliği’ üzerine eğitimler verilip, programlar düzenlendiği bildiriliyor. Bütün bu projeyi yürüten Millî Eğitim Bakanlığı acaba size değil de, seçimlerde kıyasıya mücadele verdiğiniz muhalif partilere mi bağlıdır?
Devlet şikâyet ediyor: Nikah akdi değersizleştirilmekte, evlilik dışı ilişkiler normalleştirilmekte, boşanma adeta teşvik edilmekte v.d. Doğrusu şaşılacak bir durum. Aynı devlet devam ediyor: On yedi yıldır aile kurumunu güçlendirecek, ailelerin yükünü alacak politikalara özel önem verdik; Türkiye, tarihinin en kapsamlı sosyal devlet uygulamalarıyla da, bizim dönemimizde tanıştı… Öyle görünüyor ki yine burada anlaşılmayan çok girift(!) bir mesele var. Hayır, tabi ki girift bir tarafı yok bu meselenin, bilakis çok açık, çok anlaşılır bir durum: Çünkü devlet ‘sosyal politika’ derken muhtemelen anneanneye maaş bağlamasını filan kast etmektedir. Ama aileyi çözen, aileyi yıkan, aileyi adeta asit kuyusuna atan politikaları hiç fark etmiyor, görmüyor. Yine bir şikâyet olarak mahremiyet meselesinden bahsediliyor. Televizyon kanalları mahremiyeti kezzap kazanında eritecek filmleri ve eğlence programlarını oynatmakta yarışırken sizin RTÜK adı verilen kurumunuz hangi işteydi acaba? Mutlaka onlar da, ilgili dizi-eğlenceleri izlemeye dalmış ve sekr halinde sızmışken, ne yapmaları gerektiğini hiç bilemediler.
Anadolu insanı, ‘oturduğu ahır sekisi, çığırdığı İstanbul türküsü’ sözüyle, ağzından çıkan sözlerle yaptığı işler birbiriyle çelişen insan tipini çok güzel hicvetmiştir. İnsan nerede oturduğunu bilmeli, icra ettiği politikaların bilincinde olmalı, kendi konumuna uygun konuşmalı, konuştuklarına yaraşır şekilde davranmalı, ağzından çıkanı kulağı duymalı, her önüne sürülen kâğıdı da nutuk olarak irad etmemeli. Zira hakikatin üstünü çok kalın tabakalarla örtüyor olabilir. Kişi, cürüm işlediğinde Allah’a tevbe etmesini de bilmelidir. Öyle, ‘şu konuda aldandık’ demekle de bu iş olmamaktadır. Tevbe, hata, günah ve cürümlerden U dönüşüdür, yapılan hataları telafi edici yeni icraatlar yapmaktır, zararın hemen o anki yerinden dönmektir…
Venhar Haber
