Ümmet Olmanın Önündeki En Büyük Engel; Mezhepçilik Hastalığı

Bugün İslam toplumu ve başımızdaki idareciler olarak dost ve düşmanı tanımaktan çok aciz bir konumdayız. Kimin yanında duracağımızı, kiminle iş tutacağımızı, kimi dost edineceğimizi, kimin değirmenine su taşıyacağımızı, kimden yardım isteyeceğimizi ve kimlere yardım edeceğimizi bilmiyoruz. Bu gerçekten çok acı ve acınası bir durumdur. Tüm yeryüzünü kana bulayan masum insanları katleden bir terör şebekesi karşısında biz Müslümanlar hala ırkçılık ve mezhepçilik tartışmaları yapabiliyoruz.

28 Şubat 2026’da başlayan ABD/İsrail-İran savaşı nedeniyle Türkiye, Arap ve İran Müslümanları arasında Emperyal güçlerin de destek ve isteğiyle tarihsel kökleri derin olan yeni bir Şii-Sünni kutuplaşmanın fitili ateşlendi. Bu kutuplaşmanın fitilini tekrar ateşleyen sebep, malumunuz olduğu üzere adı devlet ama işlevi terör olan ABD/İsrail ikizinin İran’a başlattığı saldırı oldu. Sünni dünyada ehlisünnetçilik ve ırkçılık yapan büyük bir çoğunluk olsa da başkaldırı ruhunu her zaman diri tutan Şii İran halkı ve 47 yıllık İran İslam Cumhuriyeti, bu bedeli ödemeye ant içmiş olmalı ki, dünya emperyalist Siyonistlerin saldırısına karşı çok çetin bir kıyama kalkışmış, diz çökmemiş ve teslim olmamıştır. Sünni Müslümanlar tarafından yalnızlığa mahkum edilen İran İslam Cumhuriyeti, bu kıyamın faturasını hem maddi hem de manevi olarak çok ağır bir şekilde ödemiştir ve daha da ödeyecektir. Ama İran ödediği bedelin karşılığında ise dik duruşuyla İslam’ın, cihadın, Müslüman olmanın ve bağımsızlığın ne anlama geldiğini tüm dünyaya öğretmeyi de başarmıştır.

Aslında ABD ve İsrail’in izlediği savaş yöntemine küfrün genel karakteristiği açısından bakılınca İran’da yapılan vahşete şaşılacak bir şey yoktur. Çünkü bu yağmacı, gaspçı, saldırgan ve küresel İngiliz Yahudi küfür medeniyetinin savaş ahlakını tüm dünya biliyor. Bu yapının özellikle ikinci dünya savaşından sonra dünyanın birçok yerinde ve Ortadoğu özelinde ne tür zalimlikler işlediğini yine tüm insanlık görüyor. Daha yakınlarda ise Gazze’de, Irak’ta, Libya’da, Lübnan’da, Yemen’de ve Suriye’de her türlü kahpeliğe ve yıkıma imza attılar.

Bunlara yeryüzünde fesat çıkarmayın dediğinizde biz sadece ıslah edicileriz deme ikiyüzlülüğünü her zaman bunlardan duyabilirsiniz çünkü bu onların doğal özelliğidir. (Bakara: 11-12). Bu yüzden Kur’an biz İslam ümmetine tüm fesat çetelerini, şebekelerini, ekollerini ayrıntılı bir şekilde anlatıyor(tanıtıyor) ki, acaba aklıselim Müslümanlar öğüt alırlar mı diye. Ama Kur’an’ın bu fesat ekollerini -Kafirleri, münafıkları, Yahudi ve Hıristiyanları- bize ayrıntılı bir şekilde anlatmasına rağmen biz hala ümmet olarak 1450 yıldır bunu anlamamak için direnmeye devam ediyoruz. Bundan dolayı bugün tüm Orta doğuda ve hatta tüm dünyada yaşananlara (hassaten de İran söz konusu olunca) Müslümanların mezhepleri değil de mezhepçilikleri ve ırkları galebe çalıyor. Bu tavırlarından da anlaşılıyor ki ait oldukları mezhep imamlarını bile hakkıyla tanımamışlar, anlamamışlar fakat sadece taklit etmekle yetinmişlerdir. Gerçi İslam’ı doğru bilmeyen bir Müslüman mezhebini ne kadar doğru bilebilir ki?

Ben burada İrancılık veya Şiicilik yapmıyorum, yapmam da… Bu Müslüman’a -hele hele de ümmet ve vahdet savunusu yapan Müslümanlara- hiç yakışmaz. Ama ümmetçilik yaptığım doğrudur. Her ülkede olduğu gibi bugün yaşadığım ülkede de bidatler, hurafeler, sapkın akımlar ve şirk, bizleri ne kadar rahatsız ediyor olsa da yine de bu ülkede yaşamaya devam ediyoruz, bu hayatımızın sosyolojik bir gerçeğidir. Farazi olarak Şii olan İran İslam Cumhuriyeti’ne hicret veya göç etsem, yine aynı hurafe yığınlarıyla karşılaşacağımı da çok iyi biliyorum. (Yani al birini vur ötekine) Bunu tüm tevhit ehli Müslümanlar da bilir.

Fakat bu tür savaşlarda İran’ın yanında duralım derken kastımız ve derdimiz bu hurafe ve bidatler değil, çünkü verilen savaş bunun savaşı değil, mezhepçi ve kavmiyetçi kardeşlerin anlamak istemediği nokta tam da burasıdır. Böyle zamanlarda izzet ve şerefimizi Siyonistlerin, conilerin postallarına çiğnetmemek için tüm olumsuzlukları bir kenara atıp bir binanın tuğlaları gibi ümmet olmalıyız diye düşünüyorum. Unutmayalım ki biz bir mezhepten ziyade İslam’dan hesaba çekileceğiz. Bize indirilen dinin adı İslam’dır. Onun için mezhebimizi ve meşrebimizi İslam ve Ümmetin arasına paravan yapmayalım. Yine herkes kendi mezhebine tabi olsun ama mezhepçilik yapmasın. Yani diyoruz ki yanlış kavgalara tutuşmayalım ve kayıtsız şartsız, ama’sız fakat’sız İranlı kardeşlerimizin yanında kafire karşı saf tutalım. Çünkü bugün şartlar bunu gerektiriyor.

Bugün İslam toplumu ve başımızdaki idareciler olarak dost ve düşmanı tanımaktan çok aciz bir konumdayız. Kimin yanında duracağımızı, kiminle iş tutacağımızı, kimi dost edineceğimizi, kimin değirmenine su taşıyacağımızı, kimden yardım isteyeceğimizi ve kimlere yardım edeceğimizi bilmiyoruz. Bu gerçekten çok acı ve acınası bir durumdur. Tüm yeryüzünü kana bulayan masum insanları katleden bir terör şebekesi karşısında biz Müslümanlar hala ırkçılık ve mezhepçilik tartışmaları yapabiliyoruz. Sakın ola, ama fakat diye cümleler kurmayın, çünkü ağzınızdan çıkacak olumsuz cümlelerle nereye varacağınızı gayet iyi biliyorum.

Diyelim ki Şiiler sizin kastettiğiniz ve inandığınız zulümleri, cürümleri, tuğyanları Suriye ve Irak’ta işledi. Onlardan bir gurubun bu cürümleri işlemesi –eğer işledilerse- bu sizi ABD ve İsrail’in kucağına mı iter? Yoksa tam tersi onların hesabını görecek Allah’tır diyerek İran’ın yanında durmaya mı?  Müslüman olarak bize yakışan hareket kafirlerin yanında değil, kayıtsız şartsız İranlı Müslümanların yanında durmaktır. Diğer taraftan İranlıların sicilini bozuk görenler birazda geriye dönüp kendi tarihine ve kendi şahsi siciline bakarsa kendi sicilinin de çok temiz olmadığını görecektir. O halde bize düşen görev yapılan hatalardan ders alıp bir daha aynı hataları yapmamak, bu erdemli davranış Şiiler için de, Sünniler için de geçerlidir.

Açın bakın Kur’an’a, mezhepçilik kavmiyetçilik üzerinden kendinize bir destek veya bir malzeme bulabilir misiniz?  Yine inceden inceye peygamberler ve tevhid mücadelesini tekrar tekrar gözden geçirin bakalım ne bulacaksınız? Ve yine örneğimiz, önderimiz Muhammed (sav)’in 23 yıllık nübüvvetini inceleyin karşınıza ne çıkacak? Türkiye’de birçok cemaatin –eğer cemaatse- Şiilere küfrettiğine tanık olduk ve gerçekten utandık. Bu cemaatler Araplarla Türkler arasında bir mesele olsa yine aynı tavrı takınırlar çünkü ümmet olma ruhu yok bu adamlarda. Öyle ya tüm doğrular (şirk bataklığında yüzmelerine rağmen) ehlisünnetçilik yapan bu cemaatlere ait! Oysa İslam’a göre sapkınlığın Şii’si ve Sünni’si olmaz, yanlış her ikisine göre de yanlış olmalı. Çünkü doğruyu belirleyen ana mihenk Allah’ın dini İslam’dır.  Kendinizi sünnet-ehli, karşı tarafı da bidat-ehli olarak tanımlamak sizi kurtarmaz. Bu tanımlama size aittir, isterseniz geriye çekilin resmin tamamını önünüze koyarak kendinizle yüzleşin. Önemli olan Kur’an ve sahih sünnetin sizi nereye koyduğudur.

Kafire ve küfre karşı yekvücut olmamızı emreden, parçalanmayı ve bölünmeyi yasaklayan bir öğretinin/kitabın talebeleri olan Müslümanların bugün geldiği noktaya bakınca insanın kanını donduran gelişmelere şahit oluyoruz.  Şu cümleyi kuran bir adamın tanımını size bırakıyorum; “dinsizin hakkından İmansız gelir” (ABD dinsiz – İran İmansız); bir diğeri “vallahi İran İsrail’den daha beter”; daha önceki 12 günlük savaşta da “danışıklı dövüş” ve  “İran Türkiye’nin önünü kesti” diyen Yeni Şafak yazarı bir adam da bu senfoniye katılanlar arasındadır. Bu nasıl vicdan, hiç danışıklı bir ölüm olabilir mi? İran’a karşı düşmanca bu cümleleri kuracağına keşke birkaç cümle de ABD ve İsrail’e söyleseydin.

İsrail denen Siyonist Yahudi devletine duymadığı kini, adı aynı, dini aynı, kültürü aynı, coğrafyası aynı, kaderi aynı ama mezhebi farklı olan kardeşine duymak gerçekten utanılacak bir şeydir. Neymiş İran haçlılarla şimdiye kadar hiç savaşmamış. Haydi, buyur zamanı geldi ve savaş başladı. Ne demek istediğimi lütfen doğru anlayın, eğer Türkiye ölse İran’a, İran ölse Türkiye’ye miras düşer. Peki, Müslümanlar ölünce malları kafire miras düşer mi? Bizler İslam ümmetiyiz, et ve tırnak gibiyiz. Bırakın Şiiler de tıpkı sizin gibi kendi hurafe ve günahlarının hesabını Allah’a versin. Biz bize düşeni yerine getirmekle mükellefiz. Siz sanmayın ki İslam’ı hiç şirk bulaştırmadan sadece ehlisünnetçilik yapanlar yaşıyor. Hayır, ehlisünnetçilik bile şirkin ta kendisidir. Çünkü İslam’a göre mezhepçilik ve ırkçılık haramdır. Bunu Şii de yapsa böyle Sünni de yapsa böyledir.

Ne diyor Yüce Kur’an: “Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık, tanışasınız diye sizi kavim ve kabilelere ayırdık Allah katında en değerli olanınız O’na itaatsizlikten en fazla sakınanınızdır. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir, her şeyden haberdardır (Hucurat: 13). O halde bize düşen her türlü sapkınlıktan sakınmaktır. Yine yürüyen Kur’an olan Allah Rasulü Muhammed (sav) veda hutbesinde insanlara şöyle hitap eder: “Arap’ın Arap olmayana, Arap olmayanın Arap’a, beyazın siyaha, siyahın beyaza üstünlüğü yoktur üstünlük sadece takvadadır.”  İşte bir bütün olarak İslam’ın genel mantığı ve insana bakışı budur. Irkçılık, mezhepçilik, şeytanın hasletiyken Müslüman’ın hasleti tevhidi bir duruş ve ümmetçi bir yaklaşım olmalı.

İslam sadece bizim dinimiz değil ona ulaşmak isteyen tüm insanlığın dinidir. Hangi millet ve hangi insan gayret gösterir ceht ederse Allah ona öncülüğü nasip eder.  Bundan dolayı hasetçiliğe, kıskançlığa, ırkçılığa gerek yoktur. Mutlak doğru Allah’a aittir.