İmparatorluğun Kibri ve Savaşın Ayak Sesleri

İbrahim el-Emin, YDH haber sitesinde kaleme aldığı makalesinde, ABD'nin İran üzerindeki planları ve Trump'ın kişiliği ile ilgili çok ilginç tespitlerde bulunuyor. El-Emin ayrıca; "İranlılar bugün Amerikalılarla (ve onlarla birlikte İsrail ve Avrupa ile) doğrudan bir yüzleşmenin eşiğindedir. İran devletinin köklü müesseseleri, dış yönetimlere rehin düşme ihtiyacı hissetmemektedir. Ülkelerinin bir istikrar ve refah merkezi olmasını hayal eden İranlılar bile, bunun yolunun ecnebiye rabt olmaktan geçmediğini bilir." diyor

Amerika’nın İran üzerindeki oyunu artık perdelerin arkasında değil, “kartlar açık” oynanıyor. Amerikan yönetiminin muhtelif devletler ve güç odaklarıyla yürüttüğü temaslar, tevil götürmez bir hakikati haykırıyor.

Bu, sarih bir dille ifade edilen bir “son ültimatom”dur: İran ya şartlara boyun eğecek ya da topyekûn bir “rejim değişikliği” projesine maruz kalacak.

Cihanın bu mecnununa elçilik edenler, onun alenen söylediği şeyi tekrarlayıp duruyorlar: Hedefine varmak için her şeyi yapacaktır!

Gidişattan endişe etmek dünyanın hakkıdır; lakin bu cinnete direnmek, onun karşısında dimdik durmak ve korkuya kapılanlara şunu hatırlatmak da pek çoklarının hakkıdır: Karşımızdaki adam bir serüvencidir! Bir devlet reisinin hanesinden derdest edilip kaçırılması, küre-i arzın tapusunu ele geçirmek demek değildir; halkların kaderini tayin kudretine malik olmak hiç değildir.

Bölge devletlerine hakim olan endişe, evvelemirde Amerikan projesinin akim kalması ihtimalinden neşet ediyor.

Zira Trump’ın tökezlemesi halinde, zafer için yegâne yolun “kaba kuvvet” olduğuna kanaat getirip tırmandırma siyasetine başvurmasından korkuluyor.

İşte o vakit, neticeler bölge halkları için tam bir felaket olurken; o, adamlarını ve pılısını pırtısını toplayıp memleketine dönecektir. Amerika Birleşik Devletleri’nin yirmi yıldan az bir sürede Irak ve Afganistan’da sahnelediği oyun bu değil miydi?

Aynı endişe, Amerikan projesinin pazarlamasını en şevkli yapan ve icra adımlarının ana destekçisi olan İsrail’de de mevcuttur.

Tel Aviv, hesabı tutturulamamış uzun soluklu bir harpten ürküyor. Bu sebeple İsrail’in uyarıları, kararın cevherine değil, icraatın keyfiyetine dairdir.

İsrail, İran dosyasında en derin malumata ve tecrübeye sahip olduğunu düşünmekte; planlama ve nezarette tam ortaklık talep etmektedir.

Tel Aviv’deki diğer mecnunun açmazı ise şudur: Trump’ın bizzat dümende olduğu bir süreci tam manasıyla kontrol edemeyeceğini bilmesi.

Trump’ın fikriyatı, “Temiz Harp” tasavvuruna dayanır. Yani Amerika’nın tek bir neferini bile kaybetmediği, askeri varlıklarının ağır darbeler almadığı bir savaş…

Bu minvalde Trump, generallerinden, bu iki ihtimali bertaraf etmek için askeri sıklet merkezinin tamamını sahaya sürmelerini istiyor.

İstihbaratın aciz kaldığı noktada, çözümün ateş gücünü azami haddine çıkarmakta yattığına inanıyor.

Bu tasavvurda Trump, kararlarını dizginleyecek hiçbir “angajman kuralı” tanımaz; daha da vahimi, kullandığı silahları hiçbir ahlaki veya nizami tavana tabi olmayan oyuncaklar gibi görür.

Amerika ve İsrail’in rüyası şudur: İran’ın bizzat kendi içinden, yine nizamın içindeki şahıslarca sevk ve idare edilen büyük bir ayaklanma patlak versin.

Bu bağlamda ABD, nüfuz sahibi şahsiyetlere ve yapılara şu mesajı iletiyor: Yeni hâkimin fikri veya içtimai hüviyeti umurumuzda değil; şartlarımızı kabul eden her türlü yönetimle çalışmaya hazırız.

Washington nezdinde mühim olan, İran’ı ekonomisiyle Amerikan şiryanına bağlı bir “uydu devlet” haline getirecek şartların kabul edilmesidir.

Trump, bu uğurda bazılarını, “yeni yönetimle anlaşma yapmaya ve onlara İran dışında bile nüfuz alanı açmaya hazırım” vaadiyle yoldan çıkarmaya çalışıyor.

Güvenlik ve askeri teyakkuzun zirveye ulaştığı o günden bu yana Amerikan ordusu, “harekât tiyatrosunu” tanzim etmeyi sürdürüyor: Devasa yığınaklar, kesif silahlanma ve İran’ı batıdan, güneyden ve icabında doğudan kuşatan geniş çaplı askeri intikaller…

Bu yığınak, esasen hava ve füze kuvvetlerine istinat etmekle beraber, donanmanın ileri harekât üssü rolünü de giderek daha fazla öne çıkarıyor.

İsrail’in ise bu denklemde, saha istihbaratından suikast ve sabotaj operasyonlarını yönetmeye, hatta doğrudan sıcak çatışmaya iştirak etmeye kadar her türlü desteği sağlaması öngörülüyor.

İsrail cephesinde savaşa girmek hususunda kayda değer bir çekince yok; bilakis İsrail aygıtı halihazırda sahada çalışmakta, beşeri ve lojistik hedeflerden müteşekkil geniş bir “hedef bankası” inşa etmektedir.

İsrailli yetkililer, bedel ödemeye hazır olduklarını beyan ediyorlar; lakin tek bir şartla: Harekât, nizam düşürülene kadar sürmeli.

İsrail, Amerikan kuvvetlerinin arkasını kollamayı teklif ediyor; savaşın patlak vermesiyle İran’ın müttefiklerinin harekete geçmesi halinde -ki Washington’ın korkulu rüyası budur- Lübnan, Suriye, Irak ve Yemen’de kesif operasyonlar düzenlemeye hazır olduğunu vurguluyor.

İsrail, müttefikler cephesinden aşırı bir endişe duymasa da, artık sürprizlerden hazzetmiyor.

İran’da ise manzara büyük ölçüde berraktır. Herkes, düşmanın bu serüvende haddini sonuna kadar zorlayabileceği varsayımıyla hareket ediyor.

Bu sebeple mukabele hazırlıkları iki paralel hatta ilerliyor: Olası bir askeri harekâta karşı savunma kapasitesini tahkim etmek ve “iç faktörün” harekete geçmesini önlemek için güvenlik pençesini sıkılaştırmak.

Bu strateji artık ayan beyan ortadadır. Gerek şehirlerde gerek kırsalda halk, nizamın varoluşsal bir mücadele verdiğinin şuurunda.

Şu ana kadar, sistemin içinden Trump ile uzlaşmayı salık veren çatlak seslerin yükseldiğine dair hiçbir emare yok. Bilakis, evvelce Batı ile tansiyonu düşürmeye meyyal olan akımlar bile bugün büyük bir şaşkınlık ve kafa karışıklığı içinde.

Zira bu şahsiyetler, İran’ın milli hüviyetini gayet iyi bilirler; mevcut nizamın siyasetine veya bazı sembollerine itiraz edenlerin dahi Şah dönemine dönmeye teşne olmadıklarını görürler.

İran devletinin köklü müesseseleri, dış yönetimlere rehin düşme ihtiyacı hissetmemektedir. Ülkelerinin bir istikrar ve refah merkezi olmasını hayal eden İranlılar bile, bunun yolunun ecnebiye rabt olmaktan geçmediğini bilir.

Daha da mühimi, Amerikalıların İran’da hiç kimseyle mantıklı bir uzlaşı arayışında olmamasıdır.

İçerideki pek çok kimse idrak etmektedir ki, ABD’nin muradı sadece “tahakküm”dür. İran’da -olur da kurulursa- yeni bir yönetimin, tıpkı bölgedeki diğer emsalleri gibi, en iyi ihtimalle bir “tabi devlet” olması istenmektedir.

Pratik olarak İranlılar bugün Amerikalılarla (ve onlarla birlikte İsrail ve Avrupa ile) doğrudan bir yüzleşmenin eşiğindedir.

Ancak İran, “Cehennem Kapıları” açıldığı takdirde ne yapabileceğini ifşa etmekten imtina ediyor.

Hiç kimse cevabın mahiyetini veya muhtemel hücumun şeklini kestiremiyor. Herkes faraziyeler üretiyor, 12 Gün Savaşı sırasında yaşananlarla kıyaslamalar yapıyor; lakin bu kıyasın ne denli isabetli olduğu meçhul.

Zira bu karşılaşmada asıl mühim olan, Trump’ın gece gündüz, hiç lafı dolandırmadan ilan ettiği şu tavırdır: “Tahran’da yeni bir yönetim istiyorum, nokta!”

İran’ın müttefikleri, yahut oradaki nizamın çökmesinin yaratacağı felaket senaryolarını iyi okuyan taraflar ise daimi bir teyakkuz halindedir.

Onlar ne zaman, nerede ve nasıl hareket edeceklerini dakik bir şekilde biliyorlar; bilhassa asrımızda Amerikan hegemonyasına karşı duran cephenin merkezine yönelik yakın ve varoluşsal bir tehdit hissederlerse…

Trump ile her şey mümkündür. Lakin kesin olan şudur ki; o, hasta ve muvazenesiz bir adamdır; aynı merdivenden, gözünü bile kırpmadan bir günde hem çıkmaya hem inmeye müsaittir.

İşte, yaşlılık evresinde kibre kapılan imparatorlukların semptomları böyle tezahür eder !

 

İbrahim el-Emin

YDH