Asıl mürebbiyemiz kim?
Kendimizi Aramaklar Yolculuğu 9
Fotoğraflar : M.Akif Coşkun
Görme konuşmadan önce gelmiştir. Çocuk konuşmaya başlamadan önce bakıp tanımayı öğrenir. John Berger
Fotoğraf ve onun sanatı hakkında çok şey söylenmiş olsa da, insanlık var olduğu sürece bazı hususların daima eksik kalacağına inananlardanım. Birbirimize muhtaç olmak ve birbirimizi tamamlamak üzere yaratılmışsak eğer, içimizde birikmiş, söylenmemiş olanları eteklerimizden çırpmamız gerek. Teknik ve biyolojik olarak aynı göze sahip olabiliriz. Fakat o gözlerin ardında, bizi birbirimizden farklı kılan başka bir şey daha var. İşte o şey, aynı objeye baktığımız halde farklı hissiyatlara, farklı düşüncelere sahip olmamızın asıl menbağıdır. Kimi bakar görmez. Kimi bakar büyülenir. Kimi bakar ibret alır. Kimi ise bakir bakar ve ondaki hikmetin izini sürer.
Ressam elindeki fırçayla o hikmeti resmeder, ozan sazıyla hayat verir ona, şair şiiriyle, fotoğrafçı fotoğrafıyla o anı sonsuzlaştırır. Tüm bunlar meselenin felsefi tarafına ışık tutar. Fakat bunların ötesinde fotoğraf sanatının (aynı zamanda görme/bakma sanatının) bir de ahlaki, daha net ifade edecek olursak insanı terbiye süzgecinden geçiren başka bir tarafı vardır.
Sabrımızın ve ümidimizin gün be gün azaldığının farkındayız belki ama bunu itiraf etmekten kaçınırız. Hepimizin haklı olduğu bir çağda yaşıyoruz ne de olsa. Bir şeyler bizi rahatsız ediyor ama ne? Sebebini daima dışarıda ararız ve fakat bulamamanın üzerimizdeki ağırlığından bir türlü kurtulamayız. En küçük şehirde, kasabada dahi kentleşmenin izine rastlarız. Farkında değiliz belki de ama tüm bu kargaşa ve gürültünün insan ruhuna etkileri üzerinde düşünmeye fırsatımız olmaz. Bizden nelerin eksildiğini bilmeyiz. Çevremize karşı gösterdiğimiz tahammülsüzlük nereden peyda oluverdi bize? Sabrımıza ne oldu bizim? Neden kavga halindeyiz sürekli?
Bakışlarımızın etrafındaki sınırlar
Kim çizdi abi bakışlarımızın etrafındaki sınırları?
Bilmezler mi, bakışlarımızın birbirinden ayrı olması,
ruhumuzun ayrı ayrı dertlerle yoğrulması sebebiyledir.
Bilmezler mi, gam arttıkça bakışlarımızdaki yoğunluğun da artacağını.
Hudutlarına bizim bile aklımızın ermediğini, ama asıl menbağın da
orda mahfuz ve bizi ayakta tutan o visalin esintisi olduğunu.
Bakışlarımızın sınırlarını belirleyenler kim abi?
Onların belirlediği hükümlerle ben derdimi nasıl anlatabilirim?
Başım eğikse bakışımın da eğik olduğunu neden anlamazlar?
Her bakana anlatacak kudrette olmadığımı,
varsa bir eğik baş ve gözlerini bana diktiyse ve anlatabiliyorsam
ve anlayabiliyorsa, yetmez mi?
Bilmezler mi?
Abi?
