Ramazanı ‘Dini Allah’a Has Kılarak’ Yaşamak

Sitemiz yazarlarından Ahmet Durmuş bu makalesinde, Ramazan ayında Allah'ın dinine yakışacak bir oruç ve salih ameller konusunda Kur'an'dan hatırlatmalarda bulundu.

Modern toplum Kur’an’ın dolayısıyla İslam’ın büyük bir bölümünü ve özellikle de tevhid inancını doğru anlamaktan ve doğru yaşamaktan her geçen gün daha da uzaklaşmaktadır. Modern yaşamı içselleştirmiş ve bu yaşamın bir parçası olmuş İslam toplumu da ne yazık ki Kur’an’ın indiği Ramazan ayında da dini yalnızca Allah’a has kılarak yaşamak yerine Ramazan ayını da diğer birçok ibadet gibi görsel bir şölene, oyun ve eğlenceye, yeme içme seanslarına dönüştürmüştür. Kelime olarak güneşin altında yanma kavrulma anlamlarını da içerisinde barındıran Ramazan kelimesi; günümüzde maalesef daha çok rahat etme, daha çok tıkınma, modern çadırlarda iftar açma, konforlu saraylarda iftar programları, israfla donatılmış Ramazan sokakları, eğlence geceleri, yetmedi lüks mekanlarda ciddi maliyetlerle iftar açma, güldürü ve müzikal eğlence türlerine yerini bırakmış durumda.

Halbuki Kur’an’ın nuruyla yeryüzünü aydınlattığı Ramazan ayında oruç insanı olgunlaştırmalı, azla yetinmeyi öğretmeli. Bununla beraber oruç insanı vakar ve tevazu sahibi yapmalı. Dini yalnızca Allah’a has kılarak aç kalıp nefsin azgınlığını dizginlemekle beraber mümin insan sabrı, şükrü ve takvayı kuşanmalı değil mi?  Her şeyin görsele ve tüketime dayandığı modern Batı toplumunda olduğu gibi, ne yazık ki İslam toplumunda da tüketim tam bir tuğyana dönüşmüş durumda. Alış veriş çılgınlığı israfta tarihi zirvesini yaparak kıyamete doğru son sürat yol almaktadır. Oysa haddini aşan tüketim bugün başlı başına saptırıcı ve ayartıcı görselliği ile insanlığı cehenneme çağıran şeytani bir ideoloji konumundadır. Şu an itibariyle kalabalıkların bu gidişatın farkına varması ise adeta imkânsız gibi gözüküyor.

Hayat kitabımız Kur’an’da dini Allah’a has kılmanın çeşitli örneklerini farklı şekillerde görebiliyoruz. Mesela bu örneklerin birinci grubunu, denizde ölümle burun buruna gelen müşrik insanların bu badireyi atlatırsa bundan sonra dini sadece Allah’a has kılıp muhlis ve samimi bir kul olacaklarına dair Allah’a verdikleri sözleri içeren ayetler teşkil eder. Ama onların ağızlarıyla geveledikleri sözleri Kur’an yalanlıyor ve değersizleştiriyor: “Gemiye bindikleri zaman, dini yalnız O’na has kılarak (ihlasla) Allah’a yalvarırlar. Fakat onları salimen karaya çıkarınca, bir bakarsın ki, (Allah’a) ortak koşmaktadırlar. (Ankebut: 65). “Dağlar gibi dalgalar onları kuşattığı zaman, dini yalnızca Allah’a has kılarak (ihlasla) O’na yalvarırlar. Allah onları karaya çıkararak kurtardığı vakit içlerinden bir kısmı orta yolu tutar. Zaten bizim ayetlerimizi, ancak nankör hainler bilerek inkar eder. (Lokman: 32).

 … “ her yerden onlara dalgalar hücum eder ve onlar çepeçevre kuşatıldıklarını anlar da dini yalnız Allah’a has kılarak: “Andolsun eğer bizi bundan kurtarırsan mutlaka şükredenlerden olacağız” diye Allah’a yalvarırlar”. (Yunus: 22). Yani başı ciddi anlamda belaya giren denizin ortasında ölümle burun buruna geldiğini anlayan müşrik insan halis ve ihlaslı bir yakarışla Allah’a teslim olmaktan, O’na boyun bükmekten başka çıkar yolun olmadığını anlıyor. Ama başına gelen belayı, badireyi atlattığı zaman şirk inancına ve eski yaşam tarzına kaldığı yerden devem ediyor.

İhlas kelimesi her Müslüman’ın bildiği gibi Kur’an surelerinden bir tanesinin adıdır. Sure kelime ve harf bakımından Kur’an’ın en küçük hatta minnacık diyebileceğimiz suresidir. Ama akide bakımından dağlar kadar ağırlığı olan ve tevhidin temel direği diyebileceğimiz bir suredir. Zaten tevhidi anlamda önemli bir yere sahip olduğu için İslam Uleması sureye ihlas ismini vermiştir. Konumuz elbette ki ihlas suresi değil ama meramımızı daha iyi anlatmak için surenin neden ihlas ismiyle meşhur olduğunu da anlamamız gerekiyor. Daha net ifade edecek olursak dini Allah’a has kılmanın anlamı tevhid akidesiyle ihlas’ın et ve tırnak gibi iç içe geçtiğini görüyoruz.

Yukarıda verdiğimiz örnek ayetler, daha çok müşrik zihniyetin bir yansımasıydı. Şimdi örnek olarak vereceğimiz ikinci gurup ayetler ise, aslında müşriklere bir cevap niteliğinde. Ama burada bazı farklılıklar var. Dini Allah’a has kılmak sadece müşriklere has bir özellik değil, aksine Allah’a inandığını söyleyen tüm Müslümanlar da inandığı bu biricik dini yalnızca Allah’a has kılarak akidelerini korumalı ve şirke düşmemeli, aksi halde Kur’an bu tür insanları da müşrik olarak vasıflandırmaktadır. Daha açık ifadeyle halis din Allah’a inanmak için bir sebep ama onun saflığını bozup, bulandırıp bir takım ilahlar edinerek şirke düşüp müşrik olmak sonuçtur. Bu yüzden alemlerin Rabbi olan Allah, Rasulüne; “(Rasulüm) Şüphesiz ki Kitab’ı sana hak olarak indirdik. O halde sen de dini Allah’a has kılarak (ihlasla) kulluk et”.  “Dikkat et, halis din yalnız Allah’ındır. O’nu bırakıp kendilerine bir takım dostlar edinenler: Onlara, biz sadece Allah’a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz, derler. Doğrususu Allah, ayrılığa düştükleri şeylerde aralarında hüküm verecektir. Şüphesiz Allah, yalancı ve inkarcı kimseyi doğru yola iletmez”. (Zümer: 2-3).

 Yine bir emir kipiyle gelen Zümer suresi on birinci ayeti kerime; “De ki: Bana, dini Allah’a halis kılarak O’na kulluk etmem emrolundu” emri ilahisi ile, aynı surenin on dördüncü ayetindeki: “De ki: Ben dinimde ihlas ile ancak Allah’a ibadet ederim.”  kelamı, müşriklere net bir cevap niteliğindedir. Bu da Hz. Muhammed (sav)’in dini nasıl anladığını, ihlas ve tevhid konusunda ne kadar net bir tevhid inancına sahip olduğunu ama aynı zamanda Kur’an’ın bize de aynı duruşu empoze ettiğini okuyoruz, anlıyoruz. Yani ayetler adeta, “siz de size örnek olan Rasul gibi Allah’ı ihlasla tevhid edin” demektedir.

Üçüncü gurup ayetlerde ise baş tacımız, göz nurumuz Kur’an’ın bu sefer de Mümin suresinin on dördüncü ayetinde doğrudan müminlere hitaben “Haydi, kafirlerin hoşuna gitmese de Allah’a, Allah için dindar ve ihlaslı olarak dua edin”. emri ve aynı surenin altmış beşinci ayetinde yine benzer bir ifade mevcuttur; “O daima diridir; O’ndan başka ilah yoktur. O halde dinde İhlaslı ve samimi kişiler olarak O’na dua edin. Her türlü övgü alemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.” Çok ilginç ama ihlaslı olmanın dini Allah’a has kılmanın kafirlerin hoşuna gitmediğini, suratlarının asıldığını, çehrelerinin değiştiğini Rabbimiz ifşa ediyor.

 Buraya kadar alıntıladığımız yaklaşık sekiz on Kur’an ayeti, dini yalnız Allah’a has kılmanın ne demek olduğunu bize gayet anlaşılır ve açık bir şekilde öğretti. Şimdi de Kur’an’dan öğrendiğimiz bu sarih ve anlaşılır öğretiyi güncel hayatla bağlantı kurarak anlamaya çalışalım. Bu yazıda daha çok vurgu yapmaya çalıştığımız şey; Kur’an’ın nübüvvet/risalet döneminde ihlas kelimesine yüklediği ve kıyamete kadar da geçerli olacak olan ‘dini Allah’a has kılma’yı tekrar hatırlamak ve hatırlatmak amacını taşımaktadır.

H-l-s kökünden türeyen ihlas kelimesi Kur’an’da farklı biçimlerde otuz bir defa geçmektedir. Halis, saf, katışıksız, arındırılmış anlamlarına gelmektedir. Bu yüzden İhlas suresinin içerisinde ihlas kelimesi geçmemesine rağmen surede, O Allah birdir (ahad) diyerek Allah Tasavvurunu şirk inancından ayırdığı ve tevhid inancını pekiştirdiği için sureye İhlas adı verilmiştir. Kısacası ihlas, dini tevhidi anlamda Allah’a has kılmanın diğer bir adıdır.

Dilimizde en çok gevelediğimiz ve birçoğunu da yalama ettiğimiz Kur’an kavramlarından biri olan ihlas, halis, muhlis kelimeleri de ne yazık ki diğer kavramlar gibi nasibini muhataplarından menfi yönde almıştır. Ramazan ayının gelmesiyle beraber oruç ibadetinin her geçen yıl daha da hız kazanarak adeta bir eğlence ayına dönüştürülmesi tevhid ehli Müslümanların için acıtan ve yüreklerindeki yarayı kanatan bir bidatler yığınına dönüşmüş durumdadır.

 Oruca gelecek olursak oruç kelimesi anlam olarak sözlüklerde “bir şeyden uzak durmak, bir şeye karşı kendini tutmak anlamına geldiği gibi, susma orucu dediğimiz (Hz. Meryem kıssasında geçmektedir.) insanlarla konuşmama orucu da bu kabildendir. Türkçedeki oruç kelimesi Arapça savm kelimesinin karşılığı diyebiliriz, ancak oruç kelimesi Türkçeye Farça “rûze” kelimesinden geçmiştir. Oruca yüklenen anlam sadece aç durmayı ifade etmez. Evet belirli bir süre aç kalmak orucun olmazsa olmazı ama orucun asli görevlerinden birisi de insanı arındırmak, sakındırmak ve birçok haz verici şeylere karşı insana sabretmeyi öğreterek nefsin azgın arzularına karşı direnmeyi öğrenmektir. Aynı zamanda aç ve yoksul insanları anlamaya yarayan bir disiplin, bir mektep, bir eğitim kurumu mahiyetindedir. Bu disiplini oluşturan, Kur’an’ın elbette ki bir amacı var, o da ortaya bir kişilik, bir kimlik ve bir ümmet bilinci oluşturmaktır. Demek ki Kur’an bizden her yıl oruç sayesinde kendimizi yenilememizi ve dini sadece Allah’a has kılarak halis bir şahsiyet ve ihlaslı bir ümmet olmamızı ve esenlik yurduna doğru yol almamızı istiyor.

Ancak aldığımız yol ve geldiğimiz nokta, toplum olarak içler acısı ve adeta bir cinnet haline dönüşmüş durumdadır. Ne yaşadığımız mahalle İslam mahallesine, ne de yaşadığımız şehir İslam şehrine benziyor. Modern ulus devlet zaten tam bir putperestlik atölyesi gibi çalışıyor ve durmadan put üretiyor. Neymiş külliyede ramazan coşkusu! Yok, efendim Bosna’da iftar çadırı, olmadı mukaddes emanetler ziyarete açıldı, hatta çok acıdır ki Ramazana özel banka reklamları vs. Bunları sadece birer örnek olsun diye buraya aldık. Bu konuda oldukça zengin malzeme var ama bunları tek tek burada anmaya gerek yok. Bir nevi Ramazan turizmine dönüşen Ramazan ibadeti bir kimlik inşa etmekten uzaklaştırılıp kültürel ve folklorik bir eğlence günlerine dönüştürülmüştür. Bu dönüşüme bizzat modern, laik, ulus devletler öncülük etmektedir. Ama toplum bu sosyolojiyi okumaktan aciz olduğu için şekil ve görsellere ikna olmuş görünüyor. Yani caminin minarelerini mahyalarla süsleyip ‘Hoş geldin ya şehri Ramazan’ görseli toplum için artı bir değerdir ve din adına yeterlidir(!).

Kadim İslam geleneği her geçen gün modernizme kurban ediliyor. Çarşıda pazarda fuhşiyat ve küfür adeta kol geziyor. Ama devlet gençlere ve kadınlara daha bir güven vererek önü alınamaz bir özgürlüğü pompalamaya devam ediyor. Yaşadığımız ve tanık olduğumuz her gün onlarca yeni bir gasp, yeni bir çete, yeni bir cinayet, yeni bir tecavüz ve her gün yeni bir intihar olayı toplumsal bir cinnet halini yansıtarak iyiliği gölgelemeye devam ediyor. İnsanı Allah’tan koparmanın bedelini toplum olarak çok ağır ödüyoruz ve daha da ödeyeceğiz. Ve bu yaşanan öyle bir fitne ki,  Rabbimizin dediği gibi yalnız kötülere sirayet etmekle kalmıyor. Bu fitne tüm toplumu etkisi altına almış bir fırtınaya benziyor. Bu fırtınanın kasırgaya dönüşmemesi için tek kurtuluş müşrikler gibi değil, Rasuller gibi, muvahhid müminler gibi dini yalnız Allah’a has kılmaktan geçiyor. Bu bataklıktan kurtuluşun tek adresi de dini sadece Allah’a has kılmaktan geçiyor. Bunun dışında ki tüm reçeteler sahtedir, şeytanidir beşeridir ve yetersizdir.

Şu an ki geldiğimiz ve durduğumuz yer ve Kur’an’a olan ilgimiz Furkan suresi otuzuncu ayette Allah Rasulünün (sav) Rabbim! Kavmim bu Kur’an’ı mehcur (unutulmuş, terk edilmiş) bıraktı ayetinin tam karşılığı olsa gerek. Kur’an’dan ve İslam’dan koparılan, dinini oyun ve eğlenceye dönüştüren bir toplum Allah’ın farz kıldığı ibadetleri dini Allah’a has kılarak yerine getirebilir mi? İçi boşaltılmış Kur’an kavramları camilerde adeta çarçur edilmekte. Tevhid ile şirk iki zıt kutupken modern toplum ne yazık ki bu iki kavramı modern putperestliğin ürettiği kavramlara feda etti ve tevhid ile şirki yan yana koydu. Ulus devlet mantığı o kadar benimsendi ki, bazı imamlar Allah’ın mescitlerinde minbere Türk bayrağı asmaktan gurur duydu. Oysa mescitler ırkların meşreplerin değil, tüm Müslümanların ortak mekanıdır. İnsanlar mescitlerde ihlas ve dini Allah’a has kılmanın ne anlama geldiğini dinleme yerine kavmiyetçi nutuklar dinleyerek ırklarıyla gururlandırıldı. Ancak kaybeden elbette ki Kur’an’ın ve İslam’ın kavramları olmayacak, kaybeden yine insan olacak. Mutlak doğru Allah’a aittir.