Ötekilerin Hikâyesi

Mültecilerin ülkeye girişi elbette bir sisteme tabi olmalıdır ancak ülkeye giriş yapan ve burada bir hayat kurmaya çalışan insanlara karşı kin ve nefret beslemek ve dışlayıcı bir tavır içinde olmak iç karışıklık, huzur ve kaos dışında hiçbir şey getirmez. Unutmayalım sevgi kazandırır, şiddet kaybettirir…

Küresel sömürü sisteminin kurbanı olan mülteciler, inancı, etnik yapısı, ideolojisi, siyasi düşüncesi ve herhangi bir gruba üyeliği nedeniyle zulüm gören veya da görme endişesi taşıyan bu sebeple de vatanlarından ayrılarak kendilerini güvende hissedebilecekleri ülkelere iltica eden bireylerdir. İnsanlık tarihi bu minvaldeki çatışmalara ve kopuşlara her zaman tanık olmuş ve bugün olduğu gibi geçmişte de inanç, düşünce ve ideolojisi nedeniyle şiddete maruz kalan insanlar güvenli beldelere göç etmişlerdir. Mültecilerin haklarının uluslararası hukuka taşınması yakın tarihlere tekabül etse de dışlama, ötekileştirme eylemlerinin tarihi çok eskilere dayanır.

Seyla Benhabib “Ötekinin Hakları” adlı eserinde mülteci kavramının ulus devlet anlayışı ekseninde oluşturulan bir insan kategorisi olarak ortaya çıktığını ifade eder. Yani ulus devlet anlayışı kitlelerin savaş mağdurları ile ilgili algılarını olumsuz yönde etkilemiş ve bu durum mülteci kavramını ve mültecilerin haklarını gündeme getirmiştir. Yaşanan çatışmalar neticesinde Milletler Cemiyeti tarafından mülteci halklarla ilgili kapsayıcı düzenlemeler yapılmış akabinde de mültecilerin hukuku statüsünü içeren Cenevre Sözleşmesi hazırlanmıştır (1951). Fakat söz konusu sözleşme ihtiyaca cevap verememiş ve mültecilerin hukuki statüsü ve tanımı 1967 protokolü ekseninde yeniden değerlendirilmiştir. 1967 protokolüne göre mülteciler, etnik yapısı, inancı, siyasi görüşü nedeniyle ülkelerinde zulme uğrayan ve kendilerini güvende hissedebilecekleri beldelere gidip bu ülkelerin güvenlik imkânlarından yararlanan şahıslardır. Fakat kâğıt üzerinde yer alan bu maddeler pratik hayatta karşılık bulamamış ve mülteciler gittikleri ülkelerde dışlayıcı tavırlarla karşılaşmışlardır.

Hepimizin bildiği üzere 2011’de başlayan Arap Baharı’nın etkisiyle Suriye’de ortaya çıkan protesto olayları iç savaşa dönüşmüş ve yaşanan çatışmaların etkisiyle ülkenin sınır komşularına ve diğer Avrupa ülkelerine doğru uzanan bir göç hareketi başlamıştır. Göçten en fazla etkilenen ülkelerden biri olan Türkiye, sığınma talebinde bulunan bütün Suriyelilere kapılarını açmış ve ülkede mültecilerin istihdam ve sosyal uyum sorunları tartışılmaya başlanmıştır. Mültecilere karşı nefret kusan kesim ne yazık ki çatışmaları tetikleyecek eylem ve açıklamaları ile savaşın yıktığı insanları çaresizliğe sürüklemiştir.

Suriyeli mültecilerin ülkelerinde sahip oldukları değer ve politikalarını burada da sürdürmeye çalıştıkları bu durumun çatışmaları tetiklediği ifade edilse de sorunun temelinin ulus devlet anlayışının getirdiği ırkçılığa ve ötekileştirme anlayışına dayandığını görüyoruz. Bir asırdır güne, “Ne mutlu Türk’üm diyene” söylemleri ile başlayan nesillerin bilinçaltında biz ve öteki algısı keskin çizgilerlerle kazınmış ve mülteciler öteki olarak kodlanmıştır. 11 Eylül sonrası hegemonik güçlerin Müslümanları terörist olarak lanse etmeleri ne yazık ki ırkçılıktan beslenen kesimi derinden etkilemiş ve bu kişiler mültecilere karşı küresel Batı zihniyeti ile aynı tavrı sergilemekten kaçınmamışlardır.

Sosyal dışlanmaya maruz kalan mülteciler, kendilerini daha güvende hissedebilmek için gittikleri ülkelerde ikinci bir yıkımla karşılaşmış ve yeni çareler aramaya koyulmuşlardır. “Öteki” olarak damgalandıkları için istihdam sorunu yaşmış, ağır koşullarda çalıştırılmış ve sosyal alanda kendilerine bir yer bulamamışlardır.

Mültecilerin ülkeye girişi elbette bir sisteme tabi olmalıdır ancak ülkeye giriş yapan ve burada bir hayat kurmaya çalışan insanlara karşı kin ve nefret beslemek ve dışlayıcı bir tavır içinde olmak iç karışıklık, huzur ve kaos dışında hiçbir şey getirmez. Unutmayalım sevgi kazandırır, şiddet kaybettirir…

Fatma Tuncer/Milli Gazete