Bu yazı İktibas Dergisi Ocak 2023 sayısında yayınlanmıştır
Fotoğraflar : M. Akif Coşkun
Fotoğrafın bana öğrettiği işte tam da buydu; tüm olumsuz şartlar içinde güzeli görmek. O güzeli görebilmek, olumsuzluğun içinde bizatihi bulunmakla mümkün olur ancak. Paçalarımızın kirlenmesinden korkmayalım.
Okumalarımın azaldığından şikayet ettiğim bu bir ay içerisinde gözlemlediklerimi bir araya getirdiğimde aslında her birinin bana şu an yaşadığım umitsizlik halime öğütler verdiğini farkettim. Sanki her biri ayrı ayrı rahatsızlıklarıma omuz veriyor gibiydi.
Sabahın erken saatlerinde çıkıp uzun süredir muhabbetinden eksik kaldığım değerli bir büyüğümden aldığım muhabbet elimde tuttuğum çaydan daha sıcaktı. İçimi alabildiğine ısıtırken aynı zamanda utanıyordum da. Ihmal etmenin mahcubiyeti karşısında ihmal ettiğimin verdiği sıcaklık utandırıyordu beni. Şimdi soruyorum kendime, ümitsizliğin çoğalmasında benim de bir katkım yok mudur? Herkes bunu kendine sormalı aslında.
Onunla vedalaşırken kendi adıma verdiğim sözü buraya mühürlüyorum ki bir daha bahanem olmasın. İnsan ne de maharetlidir bahane üretmede.
Çıkın dışarı dostlarım, havanın kesifliğine aldanmadan çıkın. Gözünüze ve gönlünüze çarpan her neyse onunla kısa da olsa selamlaşın. Bir yabancı gibi uzakta durmayın. Zihninizdeki tüm yargılarınızı bir kenara koyun onlarla selamlaşırken. Selamlaşmanın ön koşuludur yargılardan arınmak.
Biz yaşanan olumsuzluklar karşısında kendimizi heba ederken, onlar olumsuzlukların tam ortasında hayatta kalabilme ve hayat verme gayretiyle etrafını renklendirip, şekillendirip ve bunu sanata evirerek bizleri davet etmektedirler.
Şehir merkezinde öyle sıradan bir gündür. Havada keskin bir soğukluk hakim. İnsanlar türlü telaş içerisinde ihtiyaçlarının peşinde koşuşturmaktadır. Şehrin merkezinde bir noktaya sabitleyin kendinizi ve etrafınızı seyredin. Her gördüğünüzden bir hikaye uydurun kendinize. Sonra kendinize şu soruyu sorun: ” Ben bu hikayenin neresindeyim?” Üstü başı kir pas içinde kalmış şu adam günün hasılatını yapabilmiş midir? O adamın yüzüne biraz daha dikkatlice bakınız? Günün hasılatını yapamamış olma ihtimali ağır mı basmaktadır? Kendinize tekrar bu hikayedeki yerinizi sorunuz?
Bir eli bastonda diğer eli muhtemelen validesinde olan şu beyamcaya bakınız. Kim kime destek olmakta aceba? Anne evladına mı? Evlat anneye mi? Baston beyamcaya mı? Yahut her ikisine mi? Ya da anne ve evladı bastona mı? Bununla da alakalı bir hikaye uyduralım ve bizim bu hikayedeki yerimizi sorgulayalım.
Şehrin merkezinde elimde fotoğraf makinesiyle ara ara yerimi değiştirirken karşılaştığım sıcak bir dost bakışı direncimi artırırken benim bakışlarımın da aynı sıcaklığı verip vermediği hususu üzerinde düşünmeye başlıyorum. Bakışlarımızın kesiştiği o an aklımızdan neler geçiyordu? Ben de aslında bu serüvenin bir parçasıyım. Ben hangi sözümle hangi sazımla bir katkı sağlıyorum aceba? Kendimizi aramaklar yolculuğunda okumaya çalıştıklarım da beni okuyabiliyorlar mıdır? Bana bakarken içi ısınıyor mudur? Yor mudur? Mudur? Udur? Rrrr?
Şehir merkezinde yaptığım bu kısa gezinti sonrası tam da eve dönerken aldığım bir mektup, bu bir aydır yaşadığım rahatsızlığıma ilaç gibi geldi desem abartmış sayılmam. Adıma ithafen yazılan mektupta benim de aslında tüm kirim ve pasımla okunduğum vurgulanıyordu.
Bir gün içerisinde gözüme ve gönlüme ilişen bu güzelliklere rağmen neyin şikayetini ediyordum ki? Mektubu usulca katlayıp gönlümün hizasına düşen cebime koyarken mektubun sonuna düşülen mısralar kulaklarımda yankılanıyordu.
Adımların ırmaklara niyetlenmiştir besbelli
Semaver henüz cılız akmakta oysa
Beyhude güzel kardeşim
Beyhude yürüyüp durmuşundur,
Bir nice yıl
Kiliselere, camilere, havralara, kaldırımlara ve dağlara..
Sana kırk gün yeter oysa,
Kırk gün.
Kırk adım.
Bir şehir daha eksilmiştir lügatinden
‘Ölüm korkusu sarar yüreğini
Ayrılık kapıdadır.. ‘ (Fatih Özen)
