“Bu düşen bir toplumun hikâyesi.
Düşerken kendini rahatlatmak için sürekli şunu tekrar edermiş:
‘Buraya kadar her şey yolunda. Buraya kadar her şey yolunda. Buraya kadar her şey yolunda.’
Önemli olan düşüş değil, yere çarpıştır.”
La Haine(protesto) filminde geçen etkili bir pasajla yazıya başlamak istedim. Filmin girişinde ve her sert geçişte tekrar eden bu anlatı, kriz anlarında kendini avutan birey ve toplumun durumunu iyi özetlemektedir. Metinde geçen “düşüş” yaşanan krizi, “her şey yolunda” söylemiyse bahsi geçen avuntuyu görünür kılmaktadır. Yaşadığı krizi avuntularla geçiştirmenin nihai sonucu olarak da “yere çarpış”! Toplum yaşadığı krizi nostaljik hikayelerle ve hamasetle geçiştirmeye devam ettikçe “yere çarpış” daha kaçınılmaz ve daha sert hale gelmektedir. Yani her şey yolunda denilen anda, kriz daha da derinleşmekte ve çözüme dair her ses daha marjinal görülmektedir. Tıpkı bugünkü Filistin serüvenimizde olduğu gibi. Limanlar, üsler, siyasi ve ekonomik pozisyondaki işbirlikleri, kirli diplomatik ilişkiler, ittifaklar vs. var olan tüm ağırlığıyla önümüzde dururken her şey yolunda mesajları bizlere düşen bir toplumun hikayesini anlatır. Bu serüvenin sonunda kendisini daha fazla tahkim etmiş emperyalizm ve siyonizm ise yere çarpışımız olacaktır.
Siyaset ve siyasetin etkisine açık olan toplum 2 yıllık krizi avuntularla kendisine açıklamaktadır. Son günlerde karşımıza en çok çıkan avuntu “güçleneceğiz” ifadesiyle kendisini göstermektedir. 2 yıllık bir iradesizlik ve bunun üzerini örtmede güncel olarak en çok başvurulan söylem: güçleneceğiz. Ülke bürokrasisi esasında uzun zamandır bu söylemle kendi vicdanını rahatlatma yolunu tutmaktaydı. Ancak artık bu söylem Cuma hutbelerine dahi girmiş bulunmakta. Bu söylemle soykırımcı ve destekçileriyle ilgili devam eden ilişkiler ve işbirlikleri meşrulaştırılmakta ve kamusal hale getirilmektedir. Bu söylem şu ana kadar ki en tehlikeli aldatmacalardan birisi. Çünkü daha önceden muhatap olduğumuz “elimizden geleni yapıyoruz”, “sizin bilmedikleriniz var” gibi ifadeler yalan da olsa bir sorumluluğun olduğunu ve yapıldığını anlatmaktaydı. Güçleneceğiz ifadesiyse belirsiz bir zamana atıf yaparak şu ana dair sorumlulukları da önemsiz hale getirmektedir. Ertelenmiş sorumluluk bugüne dair her türlü işbirliğine alan açmaktadır. Bu tehlikeye karşı birkaç soru sorma arzusundayım; ne zaman, nasıl ve kiminle güçleneceğiz?
Güçlenme konusu militarist bakış açısında yalnızca silahlar üzerinden ele alınıyor. Belirli bir güç odağına karşı mücadele o güç odağına etkin olduğu her alanda direnmekle mümkündür. Ülkemizde yer edinmiş olan emperyalist düzen üsleriyle kendisini gösterirken toplumsal bilinci de, kimlik algısını da, örgütlenme(bir arada olma motivasyonu) biçimini de, eğitimini de belirlemektedir. Özetle emperyalizm gücünü yalnızca silahlarından değil dayatmış olduğu toplumsal ve siyasal gerçekliklerden almaktadır. Güçleneceğiz ifadesi bu emperyalist düzene karşı kullanılıyorsa, emperyalizmin dayatmış olduğu toplumsal ve siyasal gerçekliklere karşı başka bir gerçekliğin inşası için direnmek gerekmektedir. Ancak şu anda muhatap olduğumuz güçleneceğiz ifadesi herhangi bir direnişi inşa etmenin aksine toplumda var olan dinanizmi hamasi söylemlerle sönümlemektedir.
Şehit Seyyid Kutub, Hz. Peygamberin ve sahabelerin zulme karşı mücadele sürecini anlatırken tedrici bir boyuttan bahseder. Kur’an’da geçen namaz kılın, orucunuzu tutun, savaştan elinizi çekin; size savaşanlara karşı savaşın; kendi elleriyle cizye verene kadar savaşın; yeryüzünde fitne kalmayıncaya kadar savaşın emirleri müslümanların güç ve imkanları paralelinde gelmiş tedrici boyut taşıyan emirlerdir. Ancak bu tedrici süreç toplumsal direnişi ertelememiştir. Hz. Peygamber ve sahabeler inşa ettikleri toplumsal ve siyasi gerçeklikleriyle fiili olarak savaşmadıkları dönemde dahi direniş göstermiştir. Bu toplumsal direniş zulme karşı savaşacak olan müslümanları, savaştıkları zalimlerden kapsamlı şekilde ayrı kılmış ve ayrı bir gerçekliği mümkün kılmıştır. Kendi ilişkilerini, ağlarını ve dayanışmasını sağlayan müslümanlar kendi gerçeklikleriyle zulme karşı savaşmışlardır. Bugün güçleneceğiz diyen iktidar bu tarihsel tecrübeye atıf yaparak İslami camiadan meşruiyet devşirmeye çalışmaktadır. Esasında bu atıf bu tarihsel tecrübeyi bizatihi uygulamak yerine yapıbozuma uğratmaktadır. Çünkü iktidarın kurmuş olduğu ilişkiler, devam ettirdiği dayanışma ağı ve paktlar müslümanların tarihsel tecrübesinde olduğu gibi öz dinamiklere dayanmamakta adil bir siyasi, toplumsal gerçeklik inşa etmemektedir. Güçleneceğiz derken karşıtlık kurduğu sömürü düzeniyle kurduğu ilişkilerle güçlenmeye çabalamaktadır. Bu durum “mazlumların umudu olmak için güçleneceğiz” söyleminin içinin ne kadar boş olduğunu bizlere göstermektedir. Eskilerin güzel bir sözü vardır: “Kimin ekmeğini yersen onun kılıcını sallarsın.” Kurulan ilişkiler aynı zamanda mecburiyetler inşa eder. Kurulan ağlar belirli bir vizyon dayatır. Bu mecburiyetler ve vizyonlarla verili olan sömürü düzeninde daha fazla güçlenebilirler ancak bu güç mazlumlara umut olacak değil, yeni mazlumlar üretecek mahiyettedir. Mazlumlar için güçlenmek mi istiyorsunuz? O zaman siyasi ve toplumsal direnişi ertelemeyin! Erteleyenler helak oldu!
Harun Özkarakaş / İslami Analiz
