Biz Güçsüz Müyüz?

Dünyaya mücrimler, zalimler, kâfirler hükmetmektedirler ve karşılarında, onları durduracak bir güç de bulmamaktadır. Halbuki Müslümanların, yeryüzünü kan gölüne dönüştüren ahlaksız, arsız, hırsız, ırz ve namus düşmanı kâfirlerin önünde, geçit vermez dağlar gibi durmaları beklenir. Çünkü İslam Müslümana, günde beş vakit namazla birlikte bu görevi de vermiş, Allah yolunda cihadı farz kılmıştır. Kâfir ve zalimlerle, onların anladıkları dilden konuşmayıp, aksine onları dost edinmek gibi yılışık, münafıkça tavırlar içine girenler, kâfirleri ve zalimleri şımartan ve hakkın/hakikatin üzerine salanlardır.

Akmayan su etrafa da zarar veren bir bataklık ve çirkefe dönüşür ve bu yönüyle büyük bir ibret vesilesidir. Biz Müslümanlar da ‘akmadığımız’, biriktirdiğimiz servetlerimizi korumaya abandığımız sürece bataklık ve çirkef olmaktan kurtulamayacağız. Bundan daha vahim olan ise, etrafa pis kokular yayan bir bataklık mesabesinde olduğumuzun farkına varmamamızdır.

Cihad, Müslümanların ‘akması’, her an kendilerini yenilemesidir.

Bizim, iman ettiğimizi söylediğimiz Kur’an asla durgun olmamıza izin vermemekte, yürümemiz, hareket etmemiz, kükrememiz için bizi adeta kamçılamakta, mahmuzlamaktadır. Müslüman olup da Müslümanlığı, dünyada olup biten zulümlere, işlenen cürümlere, günlük yaşam biçimine dönüştürülen fahşa ve münkere sessiz/tavırsız kalmak zanneden her kim ise, İslam’ı anlamamış, dolayısıyla Müslüman olmamış demektir.

Dünyaya mücrimler, zalimler, kâfirler hükmetmektedirler ve karşılarında, onları durduracak bir güç de bulmamaktadır. Halbuki Müslümanların, yeryüzünü kan gölüne dönüştüren ahlaksız, arsız, hırsız, ırz ve namus düşmanı kâfirlerin önünde, geçit vermez dağlar gibi durmaları beklenir. Çünkü İslam Müslümana, günde beş vakit namazla birlikte bu görevi de vermiş, Allah yolunda cihadı farz kılmıştır. Kâfir ve zalimlerle, onların anladıkları dilden konuşmayıp, aksine onları dost edinmek gibi yılışık, münafıkça tavırlar içine girenler, kâfirleri ve zalimleri şımartan ve hakkın/hakikatin üzerine salanlardır.

Haktan yana olmak, hakka râm olmak, hakkı müdafaa etmek ve bâtıla düşman olmak sanıldığı kadar zor değildir. Aslında bâtıla tutunmak ve bâtıl ehlini savunmak zordur. İnsan, hakkı ihkak ettirmek, bâtılı ibtal etmek için Allah tarafından tam donanımlı kılınmıştır. Sıkıntı, hakkın gücünün farkında olmayan, bataklığa saplanıp kalmış insanlardadır. Bataklığa batanlar bataklığı kutsamaktadırlar.

Topraklarını sattıkları yönündeki Siyonist söylemlerle oyalanır ve her şeyimizle, tam kapasite yanlarında olmamak için bahaneler üretirken, Filistinli kardeşlerimiz ve devlet olarak Amerika şeytanıyla tek başına savaşan İranlı kardeşlerimiz kâfirlerle can ve mal pazarında alış-veriş yapmaktadırlar. Kafirlerin yeryüzünde diledikleri gibi at oynatmaları, sözünü ettiğimiz kardeşlerimizi korkutmamakta, yıldırmamaktadır. Bilakis onlar, kâfir ve zalimlerle kıyasıya mücadele etmenin halavetine varmış bulunmaktadırlar.

Küfürle mücadele etmenin zor olmadığını, Rasûlümüz Muhammed (sav)’in örnekliğinden daha iyi nerede anlayabiliriz? İnsan, hayırlı bir işi yapmamak üzere kendini kurmuşsa, şeytan ona, tutunacağı çokça bahane temin edecektir. Şeytanın ürettiği en ‘korkutucu’ bahanelerin başında ülkenin iktisadi durumu gelmektedir. Kâfirlerin ekonomi gibi bir silahlarının olduğu doğrudur. Fakat bir hapşırıkta yere serilecek kadar güçsüz olduğu vehmedilen ülkelerin de kendilerine göre güçleri vardır. Hiçbir kişi ya da toplum bütün imkanları uhdesinde toplamış, kadiri mutlak bir güç değildir. Bugünkü koşullar üzerinden konuşacak olursak, dünyadaki en güçlü kanadın Müslümanlar olduğunu hiç tartışmasız söyleyebiliriz. Çünkü güç haktan gelmektedir. Haklı olan güçlüdür. Bâtıl olan ise sadece haindir. Hainlere güç atfetmek ise en büyük hıyanettir.

7 Ekim süreci Gazze’de, 28 Şubat süreci İran’da korkakların bütün vehimlerini altüst etti. Gazze’nin bir avuç yiğitleri Yahudi teröristlere kan kusturdular. İran’ın, Körfez’deki ABD üslerine ve İsrail’e gönderdiği füzeler, İsrail’i haritadan silmenin ön tatbikatı olarak okundu.

Demek ki neymiş: İran İslam Cumhuriyeti Amerika ile savaşabilirmiş. Haydut Amerika devleti İran medeniyetini yerle bir edemezmiş. İsrail İran’ın düşmanları listesine yazılmaya bile değmezmiş. Gazzeli Müslümanlar dahi İsrail’in canına okuyabilirmiş. Kuduz İsrail Hizbullah’la asla başa çıkamazmış.

Bütün mesele, mankurt hissiyatından sıyrılıp, gücümüzün farkına varmak, yitirdiğimiz kişiliğimizi yeniden kazanmak, kendimize olan (olması gereken) güveni tazelemektir. Kâfirlerin, ülkelerimizi işgalden önce benliğimizi işgal ettiklerinin, kişiliğimizi bozduklarının, düşünce tarzımızı zehirlediklerinin ne zaman farkına varacağız? Allah’a yemin ederim ki İranlı, Gazzeli, Lübnanlı, Yemenli kardeşlerimiz bu vahametin farkına vardıkları için kafirlerle, düğüne/bayrama gider gibi savaşmaktadırlar. Bizler ise bunun farkına varamadığımız için ABD’ni, AB’ni bir ‘şey’ sanıyoruz ve beş para bile etmeyen Netanyahu’nun emri üzerine, yerimizde oturuyor, dünyaya çakılıp kalıyoruz.

Evet, ABD, AB bir ‘şey’ ama çok kötü bir şeydir. Bunlar dünyaya sadece katliam, soykırım, işgal, yağma, ırz düşmanlığı, sömürgecilik, Afrika, Asya, Hindistan ve Amerika yerlilerini (yani dünyanın tamamına yakının) talaş makinesi gibi öğütme acıları armağan edebilirler. ABD’nin ve AB’nin bu çok kirli geçmişini bile bile hala onlara değer verip, düşmanla savaşan Müslümanlara kin tutmak İslam olmamanın belirtisidir.

Fiziki gücü, ordularının cesameti, öldürücü silahları, (dolar cinsinden) parası ne kadar çok olursa olsun, hiçbir düşman yenilmez değildir. Yenilmez olan sadece Allah’tır. ABD’den korkanlar, Allah’tan korkmayan ikiyüzlülerdir. Müslümanlar aciz değildirler. Acizlik vehmine kapılanlar da Müslüman olamazlar. Biz Müslümanlar, kâfirlerin bizim üzerimizde hiç durmaksızın plan ve projeler yaptıklarını, bu projelerin tatbiki neticesinde kendimizden utandığımızı, direncimizi yitirdiğimizi artık anlamalıyız. Fiziki olarak düşmandan fazlamız var, eksiğimiz yoktur. Buna ilave olarak, cenneti ve Allah’ın rızasını ummaktayız. Allah bize vaat üstüne vaat yapmaktadır. Kâfirlerin ise cehennemden başka gidecekleri yerleri yoktur ve onlara sadece şeytan vaatte bulunmakta (aldatmakta)dır.

Siz bu satırları okurken muhtemelen Ankara’da şeytanî NATO toplantısı başlamış olacaktır. NATO toplantısı bize öğretmektedir ki, bizim bütün korku ve zaaflarımız, kıblemizi yitirdiğimizden, safımızı karıştırdığımızdan doğmaktadır. Kıblemizi ABD ve AB’den yeniden el-Mescidu’l-Haram’a (haramîlere değil) çevirdiğimizde, bozulmuş olan her şeyimizin teker teker düzeldiğini, taşların yerine oturduğunu görecek, kâfirlerle savaşmanın kolay olduğunu anlayacağız.

Allah’ım! Kâfirler kavmine karşı biz Müslümanlara yardım et. Âmin.

 

 

(Bu makale İktibas Dergisi Temmuz  2026 sayısında yayımlanmıştır.)